Ermenistan’la şu futbol maçı (ne zamandır konuşuluyordu) bana da önemli bir fırsat gibi görünüyordu. Yaşı ilerlemiş bir Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı olarak yaradılış özelliklerime rağmen hayat bana kötümser olmayı öğrettiği için, Abdullah Gül’ün bu cesareti gösterip, milliyetçi cephenin buradan elde edeceği şantaj imkânlarını göze alıp maça gideceğinden hemen hemen hiç umudum yoktu. “Nasıl olsa olmaz” diyordum. Ama gün yaklaştıkça, sanki olabileceğine dair birkaç işaret de belirdi. Ve Deniz Baykal devreye girdi.
Şimdiye kadar her konuda nasıl vaziyet aldıysa gene aynı şekilde. Bugün sağ olsa, Alparslan Türkeş bu ziyareti onaylar, teşvik ederdi. Ama Deniz Baykal... asla!
Baykal hakkında yazmak, konuşmak insanın içinden gelmiyor. Yıllar önce, davranışlarını izleyerek, hakkında bir kanı oluşturmuştum: Allah onu, bir muhalif kliğin önderi olmak üzere yaratmış, dediydim. O sırada Ecevit’e karşı mücadele veriyordu.
Ecevit de, İsmet İnönü’ye muhalefet etmişti. Nasıl? 12 Mart’ta, İnönü’nün, askerlerin getirdiği Nihat Erim kabinesini destekleme kararına muhalefet etmiş, “Genel Başkan’ımla ters düştüm” diyerek Genel Sekreterlik’ten istifasını vermişti. Ama parti içinde bu olayla başlayan muhalefetini sürdürmüştü.
Yani, muhalefetinin bir içeriği vardı ve dayandığı nokta da Türkiye’nin bugün hâlâ bütün şiddetiyle devam eden temel sorunuydu: “aşağıdan yukarıya demokrasi mi, yukarıdan aşağıya otoriter patriyarkal yönetim mi?”
Bu kavgada Ecevit’in seçtiği konum, onu yetmişlerdeki (CHP’nin bundan önce de, bundan sonra da hayal edemediği) yüksek oy oranlarına taşıdı.
Yazının devamını okumak için tıklayın.