Hayatımda hiç yapmadığım bir şey yapıp Frankfurt Kitap Fuarı’na geldim. Aslında gene yapmazdım da, “yapmak”tan çok “yaptırıl”dım. Bu yıl Türkiye bu Fuar’ın “Şeref Konuğu” mu diyorlar, öyle bir yer doldurduğu için bütün Türkiye burada (“bütün Türkiye” burada olduğu için bir de “boykot eden Türkiye” var tabii). Dolayısıyla ben de buradayım.
Frankfurt’a yıllardır yolum düşmüyordu. Kafamı zorluyorum, son geldiğim tarihi ve vesileyi bir türlü hatırlayamıyorum; ama on yıldan aşağı değildir. Frankfurt şimdilerde kendini Avrupa’nın finans ve ticaret başkenti olarak görüyor. Bu sıfat, günümüzde, bir düzeyde, kentin bol miktarda gökdelen dikmesi anlamına geliyor. İşte bu gökdelenler dikilmeye başlayalı (ve Frankfurt finans merkezi olalı) beri ben de buraya uğramaz oldum –dediğim, hatırlayamadığım o son sefer dışında. Ama o son seferden, kentin dikine gelişme tarzını hatırlıyorum.
Eski gelişlerimden, eski Frankfurt’un koyu kırmızı renkte taşıyla yapılmış binalarını hatırlıyorum. St. Paul falan. Bunlar, tabii, gene yerli yerinde duruyor.
Fuarla birlikte “ulusal” bir hamle yaptığımız anlaşılıyor. Kentin her yanında yöresinde Türkiye’yle ilgili bir şeyler olmakta. Örneğin DGB’de, yani Sendikalar Birliği’nin buradaki şubesinin binasında, “Türkiye’de 1 Mayıs Afişleri” sergisi varmış. Yani çeşitli ilgi alanlarına hitap edebilecek nitelikte etkinlikler düşünülmüş ve düzenlenmiş.
Buraya dün (cuma günü) geldik ve doğal olarak, ilk iş, Fuar’ı gezdik. “Gezdik” demek abartma, aslında. Muazzam bir işin küçük bir parçasına bakabildik. Türkiye’nin standlarının bulunduğu kısma kısaca göz atıp (bugün öğleden sonra işimiz orada, nasıl olsa) Almanca dışındaki dillerde, tabii ağırlıkla İngilizce yayınların bulunduğu alana geldik. Bu Fuar, bizdekiler gibi, kitapla okuru buluşturmak üzere açılmıyor. Yayınevlerinin, yayıncıların birbirlerini tanımalarını, yayınlarını görüp öğrenmelerini, görüşüp iş bağlamalarını sağlamak gibi bir işlevi var. Getirilen yayınlar da satmak için değil, göstermek için. Bütün yayın standlarında, kitaplar arka planda; ön planda küçük masalar, sandalyeler var. Küçük küçük kahveler açılmış gibi. Bunlar değişik ülkelerden yayıncıların stand sahibi yayınevinin temsilcileriyle oturup yayın hakkı konuşması, pazarlık yapması için.
Dolayısıyla bu gezintiden kısa zamanda sıkıldık. Bakacak fazla kitap yok (zaten ticarî görünümlü, renkli resimli yayınlar ortalığı kaplamış), ancak, varsa, birtakım kataloglar alabiliyorsunuz.
İşin bizimle ilgili kısmını planlayanlardan biri olan Tanıl Bora ile konuşuyorduk. İlkin, Türkiye’yi “tanıtma” kısmının aslında başarılı olduğunu söyledi. Çağımızda insanların herhangi bir konuyla ilgilenmeleri için böyle özel bir “gün”, “hafta”, her neyse, böyle bir şeye gerek var. Her gün, Türkiye’yle, edebiyatıyla, sanatıyla, tarihi ve politikasıyla ilgili birçok panel, konferans var. Memlekette rastlamadığımız, yıllardır görmediğimiz herkes burada. Bu toplantılara üçte bir oranında Alman da katılıyormuş.
Tanıl olayın öbür yüzünü de anlattı. Gelip izleyen bu Almanlar burada görülen, gösterilen imgenin tam da Türkiye olmadığının farkında, diyor. “Tamam, sizin böyle bir gelişkin, uluslararası standartlara uygun parçanız var, ama bu ‘bütün Türkiye’ değil, Türkiye’nin ‘egemen kesimi’ bile değil. Örneğin burada bir Kürt yayınevi olabiliyor; ama gelsin Türkiye’de de olmaya kalksın...”
Bu ortak payda üzerinden ayrışan iki tutum olduğunu hissetmiş Tanıl Bora: biri, “sinik” olanı, “Bizi kandırmaya çalışmayın, yemezler.” Öbürü, “iyimser” olanı, “İyi, iyi. Böyle devam edin, bütün ülkeyi bu hale getirin. Ha gayret!”
Şimdi gidiyoruz, panele.