PARİS - Paris’e geldiğimi dün yazmıştım. Bir toplantıya çağrıldığım için geldim. Bugünlerde bütün toplantılar Kürt sorununu tartışmak için toplanıyor galiba. Ya da ben başka türlüsüne gitmiyorum.
Fransa biraz ya da “biraz”dan fazla tuhafıma gitmeye başladı. Bunun bir nedeni, bize benzemesi; daha doğrusu, bizim ona benziyor olmamız. Bunun normal, doğal bir yanı var: Osmanlı batılılaşması başladığında ve hattâ Türkiye Cumhuriyeti batılılaşması olarak devam ettiğinde, Fransa hâlâ dünyaya “model” olan batılı ülkelerden biri, belki de birincisiydi. Yabancı dil öğrenmek isteyen öncelikle Fransızca öğrenirdi; Paris’in kendisini de, kavramını da, kimse yere göğe koyamazdı. Entelektüel hayatın, sanatın, önemli ne varsa onun başkenti burasıydı. Böyle olunca, biz de, Batı’yı Fransa’dan öğrenerek işe başladık.
Ama başlayınca baktık ve gördük ki, uygun yerden başlamışız. Bizim bir numaralı kaygımız “devlet”! Ne yapıyor olursak olalım, önce “devlet ne olacak” diye düşünürüz. Eh, aslında Fransızlar da öyle. Louis rivayete göre “devlet benim” demiş; 1789’da devletle öteki Louis’yi birbirinden ayırmışlar, ama devletin kendisine ilişmemişler. Tam tersine, Devrimciler, devleti, topluma biçim vermenin başlıca aracı olarak görmüşler; Louis’lerden arındırılmış devleti güçlendirmek için akıllarına gelen her şeyi yapmışlar.
Yazının devamını okumak için tıklayın.