Pazar günü Zeyrek’teki sarnıçtan söze başlamıştım. Bugün de bu restorasyon çalışmalarından edindiğim izlenimlere devam edeceğim. Bugünün yazısına Anemas’tan başlayayım.
Abdullah ziya romanlarında ve benzerlerinde adı çokça geçen bu “mekân”ı bir rastlantıyla üniversite öğrenciliği yıllarımda görmüş, gördüğüm bu deliğin kitaplarda anlatılan “o yer” olduğunu tahmin etmiş, ama keşfetme cesaretini –nedense- göstermemiştim. Seksenlerde Mustafa Kemal’in (yani, Ağaoğlu!) fikriyle “İstanbul Kültür Gezileri”ne Haliç’ten başlayınca, daha alıcı gözle bakmak üzere yeniden gittim. Baktım, içinde gezilebiliyor –bir miktar. Ama biraz kazalı olabilir, karanlıkta insan kayabilir, ayağı takılabilir. Biraz cambazlık gerektiren yerleri var. Ama gerçekten görülesi bir yer! Müthiş!
Bu gezileri yaptığım sürece hep gittik Anemas’a. Tabii hep konuştuk da... “Böyle bir yer bu halde bırakılır mı?” falan. Bu aslında muhataralı bir konu, benim için. Örneğin Pazar günü Ayrancı sokağını yazmıştım. Aklımın ucunda, bir yerlerde, “Ya şimdi herkes oraya akın ederse” düşüncesi de var. Başkaları bilmediği sürece orası yalnız benim, sanki, ama sonra herkesin. Ama ne yapalım ki zaten “paylaşmacı” bir ideolojinin savunucusu olmuşuz. Güzellik paylaşmak, mal mülk paylaşmak kadar önemli.
O zaman Anemas’ı da öyle bırakmamalı. Peki, bırakmayıp ne yapmalı? Onun pek içinden çıkamazdık. Şimdi restore edenler de, gördüğüm kadar, sorunun cevabını bularak işe başlamamışlar.
Yazının devamını okumak için tıklayın.