Hrant’ın davasının üç aşağı beş yukarı böyle sonuçlanması beklenmedik bir şey değildi. Ama bir şeyi “tahmin etmek” başka, tahmin ettiğin şeyin “mahkeme ilâmı” olarak karşına dikilmesi başka.
Şu son yıllarda bu ülkede yaşamaya alışık olmadığımız epey bir şey yaşamıştık. Galiba topluca yorgun düştük ki, şimdi yaşamaya alışık olduğumuz şeyleri yeniden yaşamaya döndük.
Hrant Dink davasında bu kararı verenlerin davranışı şaşırtmadı. Bu karar verilince Ertuğrul Özkök’ün yazdığı yazı da şaşırtmadı. Herkes “kamu vicdanı rahatsız” diyormuş. Böylece muazzam bir “kanaat cephesi” oluşuyormuş. Bu durumda kimse çıkıp şu basit soruyu soramıyormuş: “Adaletin, kamuoyu vicdanını rahatlatmak gibi bir görevi var mıdır?” Bununsa tek bir cevabı varmış: “yoktur”!
Kimsenin soramadığı bu “basit” soruları sormak, Ertuğrul Özkök’ün uzmanlık alanına girer. Fazlaca analitik düşünce alışkanlığı geliştirmemiş bir toplumda, göze ya da kulağa mantıklı gibi görünecek formülasyonlar yaparak kafa karıştırmak, olguları bulandırmak. Son analizde, kendi cephesindeki birilerinin eline –ya da ağzına– mühimmat vermek.
Bir yargı kararının toplumda tepki uyandırması gibi bir olay karşısında, sorulacak “basit” soru bu mudur? Biz bu yargıçları, “bize niçin şeker, lokum tutmadılar?” diye mi eleştiriyoruz?
Toplumda bir kesim, tekrarlamaya gerek olmayan nedenlerle, bu yargılama karşısında duyarlı.
Yazının devamını okumak için tıklayın.