Günlerdir, pek çoğumuz, üç aşağı beş yukarı aynı şeyleri yazıyoruz: hukuk üzerinden bir kavga yürüyor gibi bir “görüntü”nün ardında, hukukun yalnız bir araç, daha doğrusu bir “silâh” olarak kullanıldığı bir
iktidar kavgası, olanca şiddetiyle hüküm sürüyor.
Bu kavganın içeriği de, tarafları da, bir gün Erzincan savcısını, öteki gün imzanın sahihliğini, daha başka bir gün telefon dinlemesini tartışmamızdan, bunlar üzerine kavgaya tutuşmamızdan çok önce belirlenmiş. Kavgayı yürüten tarafların, şu ya da bu olay ortaya çıktığında, neye “evet”, neye “hayır”, neye “beyaz”, neye “siyah” diyecekleri baştan belli. Tartışılan konu neyse, orada hukukun gösterdiği yön değil, tarafları ilgilendiren: “biz hangi tarafı tutmalıyız?” Bu da, dediğim gibi, zaten baştan belli.
Ama, hukuku ters çevirmek, “yetki gaspı” ve benzeri konularda kim ne yapıyor diye soracak olursanız, hukuku en çok hukuk kurumlarının çeşitli mevkilerinde oturanların çiğnediği de ortada. Şu son olayda da HSYK’nın savcının yetkisini elinden alma yetkisinin olmadığı ortada. O halde, “Destekliyoruz! Arkasındayız!” diye kıyamet eden, “en yüksek” Yargı temsilcisi Yargıtay ile Danıştay’ın
hukukla ilişkisi nedir?
Zaten bütün bu kavganın uzun-vadeli, dolaylı sonucu, hukuk düşüncesiyle hiçbir zaman sağlıklı bir ilişki kuramamış olan bu toplumun hukuku kavrayışının çarpıklığına katkıda bulunması, bu çarpıklığın daha uzun ömürlü olmasına yardım etmesi olacak.
Yazının devamını okumak için tıklayın.