İhsan Doğramacı, günahı ve sevabıyla, bir dönemi temsil eden bir kişilikti. “Dönem” derken, şu sıralar çoğumuzun sık sık değindiği “kuruluş” yıllarını kastediyorum: Türkiye’de toplam nüfusun henüz yirmi milyonun altında olduğu, bunu büyük kısmının kırsal bölgelerde yaşadığı, kentli seçkinlerin, dünya görüşleri ne olursa olsun, birbirini yakından tanıdığı dönem. Doğramacı’nın kuşağı, aşağı yukarı, Cumhuriyet’le yaşıttır; dolayısıyla, formasyonlarını Cumhuriyet’in ideolojik koşulları içinde edinmişlerdir.
“Günah ve savaş” da bu koşulların doğrudan ürünüdür. Dönemin bütün dezavantajları, dönemin kuşaklarına da geçer. Bunun da bir sonucu olarak, yirmilerin çocukları, kırkların gençleri, altmışların orta yaşlıları olarak, başlangıçtaki “klik” havası içinde yaşlanırlar. Aralarına fazla yeni adam katılmamıştır. Gene birbirlerini yakından tanırlar. Onun için de seksenlere dayanıp yüksek öğretimin militarizasyonuna ihtiyaç duyulunca, ihtiyacı duyan, bunun ısmarlanacağı en uygun kişinin Doğramacı olduğunu da bilir. O da hiç gecikmeden, aranan formülle ortaya çıkar.
“YÖK’ün mimarı”, evet, Doğramacı’dır; ama seksenlerin YÖK’ü denince aklımızdan geçen pek çok tatsızlığın doğrudan sorumlusu Doğramacı değildir. 1402 gibi yasalarla insanları kesen biçen, o değil, başka bir doğramacıdır.
Yazının devamını okumak için tıklayın.