“Türkiye’de Müslümanlar” –diye söze başlamak yanıltıcı olabilir, çünkü neredeyse tamamı Müslüman olan bir toplumdan söz ediyoruz. İslâm’ı özel, kişisel bir dinî inanç ve ibadet biçiminin ötesinde bir düşünce ve davranış rehberi olarak görenler, diyeyim. Bu insanlar bu toplumda habire itilip kakıldıklarını hissettiler. Bir yanılgı mıydı böyle hissetmeleri? Değildi bence. Cumhuriyet’in yapılanması, laik seçkinler ve dindar kitle ayrımı üzerine kurulmuştu. İdeolojik olduğu kadar (onunla aynı zamanda) sınıfsal ayrımlar, bu kesimlerin birinden ötekine geçmeyi aşağı yukarı imkânsız hale getiriyordu.
Ayrımın en çabuk elle tutulur sonuçlarından biri, “İslâmcı” denen kesime bir “mağduriyet” duygusu vermesi oldu.
Mağduriyet duygusuyla yaşamak iyi bir şey, hoş bir şey değildir. Ama, biliyor musunuz, bazı rahatlatıcı yanları vardır. Önemli kararların verildiği odaya sizi almıyorlar. Dolayısıyla gidişatın yönü, biçimi üstünde bir etkiniz yok, ama olanlardan ötürü sorumluluğunuz da yok.
Bir tarafta siz varsınız. Bu oldukça “ak ve kara” ayrımın bir yanında siz duruyor ve kendinizi biz diye tanımlıyorsunuz. Öbür uçta duranlar da, otomatikman, onlar. İpler, onlar’ın elinde. İşlerin gidişatından memnun değilsiniz; ama bunları yapanlar, onlar.
Yazının devamını okumak için tıklayın.