İstanbul’da bir işler oluyor. Başım fazlasıyla kalabalık olduğu için, bunları yakından izleyemiyorum, ama kendi rutinim içinde sağa sola gider gelirken –veya evde otururken bile- gözüme habire bir şeyler takılıyor. Bir etkinlik var, bütün kenti kaplayan.
Okula giderken, bakıyorum Dolmabahçe’den Silahtarağa’ya uzanan tünelin çalışmaları sonuna yaklaşmış; öbür yanından bakıyorum, Alibeyköy deresi kurutuluyor, Haliç’e akan pislikler durduruluyor; bir yandan “metrobüs” dedikleri, Avrupa-Asya bağlantısının çalışmaları yürüyor; öbür yanda, aynı bağlantıyı deniz altından kuracak tübün döşenmesi devam ediyor.
Şu değindiklerimin hemen hemen hepsi, ulaşım bağlamında yapılan işler. Böyle olması da normal, çünkü ulaşım bugün bu kentin en çetin sorunu haline geldi. Bir yandan insan nüfusu artıyor, o biraz durulmaya başladı, derken, otomobil nüfusu artışa geçiyor. Aslında bugün bile, bu kentte fiilen yaşayan herkes (örneğin kadınlar) hareket halinde değil. Öyle olsa içinden nasıl çıkarız, hiç düşünemiyorum. Ama bir zaman sonra olacak.
Yerel yönetime daha çok inisiyatif ve daha çok finansman imkânı sağlayan yasalarla sorunlara böyle artan bir enerjiyle yaklaşmanın da temeli atıldı. Klasik devletçi-merkeziyetçi anlayışın kalıplarından sıyrıldıkça, bu imkânlar daha da artacak.
Ama dediğim, hissettiğim bu farklılaşmanın yalnızca birtakım yasal “iyileştirme”lere veya maddî imkânların büyümesine bağlı olduğunu da sanmıyorum.
Yazının devamını okumak için tıklayın.