Bu hafta sonu Kuzey Kıbrıs’taydım. Hep duyarım, Lefkoşa’da bir Işık Kitabevi vardır. Kıbrıs’taki demokrat-sol duraklardan biridir. Onların düzenlediği kitap fuarında konuşmak üzere davet edilmiştim.
Yeşilköy’den “dış hatlar” tarafından, pasaport kontrolünden geçerek yola çıktıktan sonra geldiğim yerde gene Türkçe konuşuluyor olması, gene Türkçe yazılar olması bana şaşırtıcı ve ilginç geldi. İlk kez geliyorum buraya, onun için taze bir yaşantı. Sözgelişi Azerbaycan’a gitmek gibi değil. Orada, başka bir yere gelmiş olma duygusu gayet kuvvetlidir. Oysa burada, Türkiye’de bir alanda uçaktan inmiş olmak duygusu ağır basıyor. Girişteki pasaport kontrolü de olmasa, iyice öyle bir havaya girebilir insan. Hem zaten pasaportsuz gelmek de mümkün, yalnızca kimlikle.
Girne’de kaldım. Ama Lefkoşa’ya ve Magosa’ya da gittim. Bütün yolculuk topu topu iki gün sürünce her şey çok sıkışık oldu. Yollarda epey zaman geçti. Ama iyi oldu. Tabii, Akdeniz’de bir ada olarak, Kıbrıs’ın doğal güzelliği fazla. Denizi de var, dağları da. Bizim gibi Akdenizliler için çok da tanıdık görüntüler. Bunların yanısıra tarihten kalmış yapılar da hem güzel, hem çok ilginç. Ama tabii yakın zamanda yaptıklarımız burada yaptıklarımızdan hiç farklı değil, bir felâket.
Eski Lefkoşa kale içindeymiş, bunun büyük kısmı da şimdi kenti ayıran çizginin bizim tarafında kalmış. Burada oldukça çok sayıda eskiden kalmış bina görüyorsunuz. Eskiden de buralar Türklerin daha yoğun yaşadığı mahallelermiş. Onun için binalar Yunan mimarisinin örnekleri değil. Birçoğu bizim Millî Mimarî tarzını andıran bir biçimde. Tabii daha eskileri de var –Büyük Han gibi. Gelgelelim, örneğin bu son andığım han, genel yapısıyla kervansaray özelliklerine sahip olduğu halde, bizim burada, Anadolu’da veya İstanbul’da gördüklerimize de tam olarak benzemiyor. Osmanlı mimarisinin kendi belirgin tarzı var, ama yerel özellikleri de reddetmiyor. Örneğin Bükreş’te de han görüyorsunuz. “İşte bildiğimiz han” diyebilirsiniz. Ama öyle tam da bildiğimiz han değil sonuç olarak, yalnız orada görülen bir han.
Kıbrıs “sorunu”, dünyanın en uzun zamandır çözülmemiş sorunu olarak bilinir. Bunun öyle kaydadeğer bir değişiklik olmaksızın sürüp gitmesi iki tarafta da bir kanıksama duygusu yaratmış. İnsanlar yıllardan beri doğru çözümün ne olması gerektiğini konuşmuş ve tartışmış ve böyle yaşamaya alışmışlar. “Şu içinde olduğumuz durum doğru bir durum değil. Şöyle şöyle olmalı...” Olmalı da, fiilen olmakta olan ne? Yatıyorsun, kalkıyorsun, yiyor içiyorsun ve ne olması gerektiğini tartışıyorsun. Demek ki hayat sonuç olarak böyle bir şey. “Doğru” olan da ebediyen tartışılan ve ebediyen gerçekleşmeyen bir şey.
Bir de gerçekleşecek olsa! Ne zahmet, ne zahmet! Her şey baştan aşağıya değişecek. Yıllardır alıştığımız bu hayat altüst olacak. Başımıza (“benim başıma”) ne geleceği belli değil.
Bu ruh hali Türk tarafında zaten “devlet politikası”; bir strateji. Ama bundan on yıl önce öbür tarafa da bir kere gitmişliğim var. Orada da bunun topluma sinmekte olduğunu hissetmiştim. Bu kadar zamandır bir konuyu sadece konuşunca gerçekliğin tamamı “konuşma” düzeyindeymiş gibi oluyor. Yıllardır, “A durumu, B durumuna dönüşmelidir” demişsin ve niçin böyle olması gerektiğini, niçin başka türlüsünün kabul edilemez olduğunu anlatmışsın. Şimdi, çözüm gelsin diye, A durumunun B değil de C durumuna dönüşmesine nasıl razı olursun? Böyle olacağına, ne A, ne B, ne de C olan şu şimdiki reel durumda oturur ve A durumunun B durumuna dönüşmesinin niçin zorunlu olduğunu bin dereden su getirerek anlatmaya devam edersin.
Onun için, statükonun adı konmadan ve itiraf edilmeden bir süreklilik kazanacağı inancı geldi bana, Kıbrıs’ın kuzeyini de görünce. “Bu iyi bir şey mi” diye sorarsanız, “Evet, iyi” demekte zorlanırım. Ama iyisi, kötüsü, böyle bir gidiş var gibi.