Kürt sorunuyla ilgili olarak başı ve sonu birarada düşünülmüş, tutarlı bir planımızın, projemizin, bir çözüm stratejimizin olup olmadığını sormuştum, hafta başında. Derken karakol baskınını Diyarbakır saldırısı izledi ve böylece gerilimin özellikle arttığı evrelerden birine daha girdik. Bu noktada, “Niye karakol var? Karakol niçin orada? Niçin istihbarat yapılamadı?” gibi sorular yerine (bunların da elbette çok önemli olduğunu kabul ederek) artık durmadan şu yukarıdaki ana soruyu sormak gerektiğini düşünüyorum.
Sağda solda, sık sık ya gözüme ilişmeye, ya da kulağıma çalınmaya başladı: yalnız askerî yöntemle sonuç alınmasının mümkün olmadığını, başka yöntemler de düşünülmesi gerektiğini söyleyenler çoğaldı. Aralarında, “siyasî çözüm” formülünü telaffuz edenler de var. Kürt sorununa ilişkin konuştuğumuzda, “çözüm” kavramının başına “siyasî” sıfatının takılması en fazla TSK’yı temsil eden yüksek rütbeli komutanlar nezdinde alerji ve tepki uyandırırdı. Herhalde şimdilerde eskisi kadar alerji yaratmıyor ki bunu söyleyebiliyor artık, o çevrelerin hoşlanmadığı sözleri söylemekten kaçınanlar.
“Uzun süreli bir sorundur; çabuk çözüm beklemeyin” vb. beyanatlar veriliyor. Bu olayı olabilecek en kısa zaman dilimi içinde, yani, Eruh’tu galiba, ilk silâh patlamasından başlatarak ele alacaksak (ki doğru değildir böylesi. En az bütün Cumhuriyet tarihi boyunca devam etmiş bir sorundan söz ediyoruz), şöyle yirmi beş yıllık bir olayla karşı karşıyayız, demektir.
Yazının devamını okumak için tıklayın.