Seksen beş yıllık bir hesap görmeye çalışıyoruz, ondan öncesini hiç saymazsak. 1923’te Mustafa Kemal Cumhuriyet’i ilân ederken, çevresinde, bunu ve ondan gelecek her girişimi destekleyecek, çok küçük bir azınlık vardı. Seçilen genel yol, genel politika, o azınlığı ülkenin “seçkin”leri konumuna getiriyordu (ve aynı “fırça darbesi”yle, Osmanlı seçkinlerini o zamana kadar doldurdukları yerlerden tasfiye ediyordu).
Bunlar okumuş, “Batılılaşma” akımı içinde yer almış ve rol oynamış, İttihat Terakki ve İkinci Meşrutiyet rejimi içinde politize olmuş, savaşların yalnız fiziksel değil, manevi baskısı altında da ezilirken Anadolu’daki başarılı direniş sayesinde yılgınlıktan kurtulmuş ve Ankara’nın çevresinde heyecanla saf tutmuş insanlardı. Fransız Devrimi’nden yaklaşık 150 yıl sonra, hâlâ o büyük olayın etkisi altındaydılar. Bu olayda ve onu izleyen olaylarda “hanedan”lara başkaldıran, meşrutiyet veya cumhuriyet adına mücadele veren, genellikle küçük burjuva – kentli aydın kadrolar, iktidar talep ederken, monarşi ve aristokrasinin “mavi kan”ına karşılık, “milletin temsilcisi” olduklarını iddia ediyorlardı.
Fransa’da koşullar onları gerçekten “milletin temsilcisi” haline getirmişti ama koşullar her yerde aynı biçimde işlemiyordu. Kendini “milletin temsilcisi” olarak gören her yerde ve tabii burada da, vardı. Ama çok yerde “millet” bu “temsilci”lerinden haberdar değil, birçok yerde de onlardan hoşnut değildi. Fransa’da, Vendee “karşı-devrim”i oldu, örneğin; ama Osmanlı topraklarının, hele Müslümanların çoğunlukta olduğu her yeri bir Vendee’ydi.
Dolayısıyla bu küçük “seçkin”lerin ayağı o sıralarda toplumun içinde bir yerlere basmıyordu. Onun için, “basacak zemin” olarak, kendi kurdukları düzenin, bunu kurmak için çıkardıkları yasaların onlara sağladığı yapay payandaları kullandılar. “Mahfel”, bu toplumsal oluşumun en anlamlı simgesidir.
Bu durum o zaman için yadırganacak bir şey değildi. Ama o zamandan bu zamana durumun değişmemesi, değişememesi ve değiştirilememesi, bir garabet, bir “olmamışlık”, “tutmamışlık” yaratıyor.
Niye tutmadı? Kabaca formülleyelim: bu ahali mi kalın kafalıydı? Yoksa benimsetilmek istenen şey benimsenebilir bir şey değil miydi?
Bunu daha ayrıntılı tartışabilmenin yolunu açmak için bu girizgâhı yapıyorum. Ama ondan önce, hesaplaşmanın seksen beşinci yılında varılmış noktayla ilgili birkaç şey söyleyeyim.
Bu küçük “seçkin” grubu zamanında idealistti ve oldukça iyimserdi. Ama Yakup Kadri Ankara’yı otuzlarda yazdı ve “utopya” mahiyetinde bir “son bölüm” eklemek gereğini duydu. İnsan ne zaman “utopya” yazma gereğini duyar? Olanla olmasını istediği şey arasında büyük engeller olduğuna inandığı zaman. Demek onun “gelecek rüyası”, daha otuzlarda, bir “utopya” haline gelmişti.
Yakup Kadri, bunun sorumlusu veya en azından kısmî sorumlusu olarak sözünü ettiğimiz “seçkin”leri gösterir. Cumhuriyet kurulunca “aferist” (o zamanın büyük günahkârı) olan emekli Albay Hakkı Bey bu sürecin simgesidir. “Devrim” yapmak üzere yola çıkan kadro çok çabuk yorulmuş ve kendi çıkarına düşmüştür.
Bunlar çok tartışılır, ama insan insandır ve çıkarını da düşünür. Cumhuriyet seçkinleri, “toplumu dönüştürme” adına yaptıkları her işle, asıl amaçları bu olmasa da, aynı zamanda toplumdaki ayrıcalıklı konumlarını pekiştirdiler. Böylece, devletin (bu “iyi niyetli” dönüştürme eylemlerini yapabilecekleri tek araç –toplumda basacak yer olmayınca) toplumun dışında ve üstünde konumunu durmadan takviye ettiler. “Çok-partilik” bu konuma “kontra” akımlar başlattı, ama “devlet/toplum” formülündeki “güç” dengesini çok fazla değiştiremedi. Darbeler, bu iki kutup arasındaki çekişmenin ürünüdür.
Son büyük “Restorasyon” girişimi 12 Eylül’dür. Bugün süregiden kavga da aynı kavgadır. Geceyarısı Muhtıraları da, gerekçeli kararlar da, CHP tipi siyaset de, o seçkinlerin bugünkü torunlarının, dönüştürmeyi (kendi kafalarına göre dönüştürmeyi) başaramamış ve bundan umudunu büyük ölçüde kesmiş bir azınlığın ayrıcalıklarını koruma kavgasıdır.