Seksenlere kadar Haliç kıyıları perişandı, berbattı. Osmanlı zamanında yanlış bir karar vermiş, burayı sanayie açmıştı. Yanlış ama o yıllarda aşağı yukarı herkesin paylaştığı bir yanlış. Su yolu, ham madde getirmek için, mamul madde götürmek için, en ucuz, en pratik yol. Pisliği de verirsin suya, su temizler! Bu mantıkla biz Haliç’i mahvederken Avrupalılar da Ren’i, Tuna’yı ve bütün nehirleri mahvediyordu.
Seksenli yıllarda ANAP iktidar, Dalan da Belediye Başkanı oldu. Dalan, Haliç’in güney kıyısına greyderleriyle bir ucundan girdi, öbür ucundan çıktı. Bir uçta Regie’nin sigara fabrikası duruyordu: Yabancı sermaye! Şimdi Kadir Has Üniversitesi, hâlâ duruyor. Öbür ucunda Feshane, Devlet Sektörü! O da hâlâ duruyor. Arası “özel teşebbüs”tü! Kaotik, derme çatma, çerden çöpten... Bu toplumdaki sermaye birikiminin fotoğrafı. Onun için greyderler fazla zahmet çekmedi.
Önceki planlarda öngörülmüş bir şeydi, buranın o “sanayi” denen mezbelelikten temizlenip yeşil alan yapılması (Tarlabaşı’nın geniş bir cadde haline getirilmesi gibi o da aslında D.Ö. olup –yani Dalan Öncesi– ancak onun zamanında gerçekleştirilmiş bir şeydi). Buna, genel planda, itirazım yok, ama bazı özel itirazlarım var. Gene “genel planda”, üstünde bir şeyler dikili bir yerden, orada yaşanmış hayatın izleri olan dikili şeyleri ortadan kaldırıp onun yerine çim dikmeyi, olabilecek en iyi hayal gücü ürünü olarak değerlendiremiyorum.
Yazının devamını okumak için tıklayın.