Halil Berktay’la başlayan tartışmamız devam edecek herhalde. Daha önce de değinmiştim: bu bir “haklı olduğunu kanıtlama” tartışması değil. Ne tartışılan konu buna yatkın, ne de tartışan kişilerin yapısı. Bu nedenle “seyirlik” bir şey de yapmıyoruz; “seyir” değil, “katılım” gerek.
Ben, Halil’in sosyalizm (öncelikle Marksizm- Leninizm kolu, ama son kertede bütün kollarıyla sosyalizm) üstüne başlattığı “hesaplaşma”ya “İyi de, biz başlangıçta niçin sosyalist olduk” sorusuyla bir yerinden girmiştim. Halil de sosyalizmin yalnız bir “niyet” konusu, “hayatta iyi şeyler olsun” temennisi olmadığını, bugüne bugün son derece somut bir pratik bulunduğunu, bunun tarihî olduğunu söyleyerek cevap verdi. O da haklı. Bütün bunlar var (başka şeyler de söyledi ama “argüman”ının merkezinde yer alan buydu). Ancak ben gene o soruyu tekrarlamaktan vazgeçmiyorum, çünkü ben epey eski bir tarihten başlayarak bu “seçim” sorununu (yani sosyalist olmak ya da olmamak) bir “etik” sorunu olarak gördüm. Yalnızca “etik” değil elbette, ama onun içinde önemli bir rol oynadığı bir “seçim” bu. Burada değil ama muhtemelen bir sonraki yazıda bunu açarım.
Bugün Halil Berktay’a konuyu yalnız sosyalizm içinde tartışmakla daraltacağımız uyarısında bulunacağım. Bu aslında çok genel bir konu; en kestirme biçimiyle, olabilecek en genel kapsamda, gerçeklik ile ideoloji arasındaki mesafeye bakarak tanımlayabiliriz.
Yazının devamını okumak için tıklayın.