Fantastik bir film geliyor aklıma:
Doktor Moreau’nun Adası. H.G. Wells’in bir romanından uyarlanmıştı bu. Romanı okumadıydım ama filmini görmüştüm, yıllar önce. Kötü bir film olduğunu hatırlıyorum. İnandırıcı ya da sürükleyici değildi. Ama kendi durumumuzu o filme benzetmekte bir sakınca yok, çünkü bizim içinde yer aldığımız filmin güzel olduğunu, bir şaheser olduğunu da kimse iddia edemez.
Bir deli doktor vardır o adada. Frankenstein’dan beri hep olduğu gibi. İnsanlarla hayvanları birbirlerine aşılayarak, ne insan-ne hayvan canavarlar yaratır. Biz de öyleyiz, o tür yaratıklarız.
Çünkü, en başta, bir “yaratma” çabasının ürünleriyiz: “bir millet yaratma” çabasının. Tarihimiz gibi bizim de olduğumuz şey olmamızı istemeyen bir irade var tepemizde. “Hayır, öyle olamazsın” diyor, durmadan, “Benim istediğim gibi olacaksın!” Onun istediği gibi olmak için sabahları “Türk’üm, doğruyum...” diye bağırıyoruz; “Selâm ver!” komutuyla selâmlar veriyoruz. “İnan” diyor inanıyoruz, “Ona inanma!” diyor ona inanmıyoruz, “Ona böyle inan!” diye emrediyor, öyle inanıyoruz. Hiçbir yaptığımıza inanmıyoruz, sonunda, ve inandığımız hiçbir şeyi yapamıyoruz.
Biyologsa bu iradenin sahibi, iyi bir biyolog değil; heykeltıraşsa, iyi bir heykeltıraş değil. İddiasına göre, bizi Atatürk gibi yapmaya çalışıyor –en azından Atatürk’ün bakınca beğeneceği bir şeylere benzetmek istiyor.
Yazının devamını okumak için tıklayın.