“Türkiye halkı” diye bir “açılım” olmadığı Genelkurmay’ın yeni açıklamasıyla Türk milletine tebliğ edildi. Bu durumda Başbuğ niçin konuşmasında böyle bir paragraf açtı, “Türkiye halkı” demek yerine “Türk halkı” denirse bundan etnik ayrımcılığa bir pay çıkabileceğini ve böyle yapmamak gerektiğini söyledi, onu da anlamak güç. Ama bu gibi durumlarda “neden” aramak, daha doğrusu “nedensellik” aramak fazla akıl kârı bir iş değil. Ordu, işlerin “emir”lerle yapıldığı kurumdur; kendi sevdikleri deyimle “emir, demiri keser”; sosyolojinin olguları hakkında da emirle konuşur gibi konuşma alışkanlığı olunca, “neden”di, “nedensellik”ti, bunlara yer kalmaz.
Dünyanın bütün siyaset bilimcileri biraraya gelse ve bir ilke üstüne anlaşsa, ama Atatürk “o öyle değildir” dese, ne olur? “Türk milleti” hangi tutumu benimsemekle yükümlüdür?
Sonunda bu konu da geliyor, başka pek çokları gibi, bu toplumun gerçeklikle ilişki kurma tarzında düğümleniyor. Bu tarza göre “gerçeklik” gerçekte olan şey değil, bizim olmasını kendimiz için daha faydalı gördüğümüz şeydir.
Neyi faydalı göreceğimiz, belirli bir hiyerarşi içinde belirleneceğine göre, gerçekliğin kendisinde değil ama hiyerarşide bir değişiklik olursa, bizim de gerçeklik hakkında söyleyeceğimiz sözde bir değişiklik olabilir.
Tipik örnek: 12 Eylül sularındayken, Türkiye’de de, dünyada da “Kürt” yoktu. Larausse denen evrensel ansiklopedinin yalnız Türkiye’de yayımlanan versiyonunda Kürtler’in Küçük Asya’da yaşayan bir “Türk boyu” olduğu yazılıydı. Biz bu bilgilerle geçinip giderken “bir avuç terörist” Eruh’tan başlayarak bir şiddet eylemi başlatmışlardı ve çok yakında adaletin pençesi onları ezecekti.
Sonra bunlar bir türlü ezilemedi. Türk ordusu, “bir avuç” teröristin defterini düremiyordu nedense. O zaman bir Genelkurmay Başkanı çıktı, “Bunlar İrlanda’daki, Korsika’daki, Bask’taki gibi bir etnik grup. Böyle sorunlar öyle çabuk çabuk çözülemiyor” dedi.
Böylece bizim soruna bakışımız, sorun hakkındaki bilgimiz değişti. Yavaş yavaş, “Kürt” demeye de başladık. Derken TRT’de Kanal bile açtık.
Olayın kendisi? Orada bir değişiklik oldu mu? Yoo! Orada vaktiyle neyse, gene o. Kendini “Kürt” sanan ya da kendine “Kürt” diyen birileri var. Biz hernekadar onların bazılarının “Kuzey Iraklı” diye adlandırılan bir insan soyundan (artık “Türkmen boyu” demiyoruz) geldiğini iddia etsek de, bunlar ısrarla “Kürt” olduklarını, bizim burada yaşayan ve “Biz Kürd’üz” diyen insanlarla kardeş olduklarını söylüyorlar. Bunlardan epeyce bir milyon da var, buralarda.
Sorunun “etnik” olduğu Genelkurmay Başkanı’nın ağzından söylendiği için, ikinci (ya da kaçıncıysa kaçıncı) bir emre kadar bunun böyle olduğunu kabul ediyoruz; dolayısıyla, “Kürt”lerin kendilerine “Kürt” demesine ses çıkarmıyoruz.
Ama bu şimdiki durum daha rahatsız bir durum. Siyah-beyaz durumlar rahattır. “Yoktur” dersin, “yok” olur. Şimdi hem var, hem yok, bir var, bir yok; insanın kafası karışıyor. Sabah’ta bir haber, Aytaç Yalman “Kürt var” demiş, yirmi altı tane mi, ne, etnik topluluk var, demiş. O Genelkurmay Başkanı olmadı ama olsun, ta yukarılara çıkmıştı. Hem, bakın, İlker Başbuğ’un konuşmasından sonra medyada esen hava yeni açıklamayla kapatılmasaydı, aramızdan birçokları “Türkiyeli kimliği” filan diye başını alıp gidebilirdi. Oysa şimdi açıklama geldi ve bunun “doğru yol” olmadığı anlaşıldı. Belli olmaz ki, bakarsınız önümüzdeki yıl bir açıklama daha gelir ve bu sefer de işin doğrusunun bu olduğu anlaşılır. Bu gibi durumlara, isterseniz, “gerçekliğin intikamı” deyin.
Ünlü Marksist filozof Althusser epistemoloji sorunlarını incelemiş ve nesnenin tarihi ile nesnenin bilgisinin tarihinin özdeş olamayacağını söylemişti. Yani bir yanda nesne ve onun kendi tarihi var, öbür yanda insanlığın bilgilenme tarihi içinde o nesne hakkında ürettiği bilgi. Ve bunlar özdeş değil.
Bizdeki, anlattığım durum, bunu doğruluyor. Ama buna bir de ekleme yapıyor. “İnsanlık” için durum öyle olabilir ama Türklük için o iki “moment” arasında bir de Genelkurmay’ın “uygun gördüğü” bilgi yer alıyor.
|