“Türkiye halkı” diye bir “açılım” olmadığı Genelkurmay’ın yeni açıklamasıyla Türk milletine tebliğ edildi. Bu durumda Başbuğ niçin konuşmasında böyle bir paragraf açtı, “Türkiye halkı” demek yerine “Türk halkı” denirse bundan etnik ayrımcılığa bir pay çıkabileceğini ve böyle yapmamak gerektiğini söyledi, onu da anlamak güç. Ama bu gibi durumlarda “neden” aramak, daha doğrusu “nedensellik” aramak fazla akıl kârı bir iş değil. Ordu, işlerin “emir”lerle yapıldığı kurumdur; kendi sevdikleri deyimle “emir, demiri keser”; sosyolojinin olguları hakkında da emirle konuşur gibi konuşma alışkanlığı olunca, “neden”di, “nedensellik”ti, bunlara yer kalmaz.
Dünyanın bütün siyaset bilimcileri biraraya gelse ve bir ilke üstüne anlaşsa, ama Atatürk “o öyle değildir” dese, ne olur? “Türk milleti” hangi tutumu benimsemekle yükümlüdür?
Sonunda bu konu da geliyor, başka pek çokları gibi, bu toplumun
gerçeklikle ilişki kurma tarzında düğümleniyor. Bu tarza göre “gerçeklik” gerçekte olan şey değil, bizim olmasını kendimiz için daha faydalı gördüğümüz şeydir.
Neyi faydalı göreceğimiz, belirli bir hiyerarşi içinde belirleneceğine göre, gerçekliğin kendisinde değil ama hiyerarşide bir değişiklik olursa, bizim de gerçeklik hakkında söyleyeceğimiz sözde bir değişiklik olabilir.
Tipik örnek: 12 Eylül sularındayken, Türkiye’de de, dünyada da “Kürt” yoktu.
Yazının devamını okumak için tıklayın.