Geçenlerde gazetenin birinde Olli Rehn’in söylediği söylenen sözler benim de dikkatimi çekti. Vize üstüne konuşuyor ve Türkiye’nin bu konuyu gündeme getirmesi durumunda bugün çekilen sıkıntıların –hiç değilse bir kısmının- aşılabileceğini söylüyordu. Bugün (6 Eylül) Oktay Ekşi’nin de bu konu üstüne yazdığını gördüm.
Epey bir süreden beri çeşitli sivil örgütler “sınır tanımayan” anlamında adlarla kendilerini adlandırırlar –“sans frontiers” vb. Böyle “sınır tanımayan” doktorlar var, gazeteciler var, daha başkaları da mutlaka vardır. Dönemin ruhuna uygun bir tavır bu. 19. yüzyıl ürünü ulus-devletlerin anakronikleşmeye başlamasının ana nedeni, bu çağda sorunların da, tabii çözümlerinin de, ulusal sınırlara sığmaz olması. Sözgelişi, İsveç’ten yola çıkan “asit yağmuru bulutu”, bir süre sonra, “Polonya semalarına gelmişim, geri döneyim” demiyor. Tuna’nın getirdiği kirliliğe Yunanistan karşı çıkıyor, tedbir talep ediyor. Neden? Yunan plajlarında kirlilik yaratıyor, turizmi baltalıyor, diye. Çevre sorunlarından örnek verdim ama bu durum çevreyle sınırlı değil, bütün sorunlar böyle. “Ulusal sınır” dediğimiz şey de doğal değil, yapay, keyfî.
Hal böyleyken, bir “vize” felâketidir gider. Türkiye de, neredeyse her ülke için vize alması gereken bir ülke. 1980’de Kenan Evren vatan kurtarmak üzere malum girişimini yapınca, bu askerî rejimi fırsat bilen Avrupa ülkeleri de arka arkaya vize taleplerini önümüze yığmışlardı. Zaman geçtikçe, vize vermeyi güçleştirdiler. Sonunda bu resmen bir işkence biçimini aldı.
“Kraldan kralcı” lafı bu bağlamda uygundur. Almanya Çekoslovakya’ya der ki, “Senin sınırından benim tarafa birtakım Türkler, Araplar, Ortadoğulular sızıyor. Tedbirini al, bak karışmam!” Çekoslovakya’yı (Çekoslovakya varken) bir telâştır alır. Buradan vize vermek için istemediği şey kalmaz. Konsoloslukta bir sahne hatırlıyorum: adamdan kullanacağı otomobilin plaka numarasını soruyor. Adam, “Ne bileyim? Gidip Avis’ten kiralayacağım” diyor. Hayır, şimdiden sorup ne numara vereceklerini öğreneceksin. Yoksa vize de yok.
Bu ülkeler “kraldan kralcı”, ama bizim ülkede Konsoloslukların vize servisinde çalışan Türkiye Cumhuriyeti yurttaşları da öyle, onlar da “kraldan kralcı”.
Ne mantıksız işler! Britanya’dan vize almıştım. Bir yıllık bir şey, münasip görmüşler. Bir iki ay sonra yeni bir davet aldım. Havaalanında, uçağa bineceğim salonda görevli kadın durdurdu; meğer tek girişlikmiş vizem, onu da doldurmuşum. Orası karınca duası gibi bir yazıyla yazılmış, okunmuyor. Be adam, “tek giriş”se niye bir yıllık verirsin? Yeşilköy’den döndürülmesem, Londra’dan döndüreceklerdi. İşte, sevinme nedeni.
Bir anlatmaya başlasak, her birimizin başına kimbilir neler gelmiştir.
Tabii bir başka garabet de, bunların çoğunun Avrupa ülkelerine gidiş sözkonusu olunca ortaya çıkması. Avrupa Birliği ile bir yığın ilişkimiz var, adaylığımız kabul edilmiş, protokoller, şunlar bunlar... bir yandan da bu vize konusu. Türkiye –hesapça- Avrupa Birliği’ne girecek, ama Türkler Avrupa ülkelerine giremeyecek.
Biliyoruz, o mutlu gün gelip Türkiye bir AB üyesi olduğu zaman bizim yurttaşlarımızın öyle ellerini kollarını sallayarak oraya buraya gidip yerleşmelerini önleyen, sınırlayan kurallar olacak. Bunu biliyoruz, ama gene de fazla bu “vize” fecaati.
Derken, yani bunca yıldır bu sıkıntıları yaşamışken, Olli Rehn çıkıyor, “Buna gerek yoktu ki” diyor. İnsanın inanası gelmiyor. Rehn’e bakılırsa, gerek olmadığı, Türkiye’deki yetkili makamlara ihsas edilmiş. Buna rağmen kimse tınmamış. Durum gerçekten böyleyse, artık ne denir, bilemiyorum. Tabii aslında doğrusunun da böyle olması gerekiyor, deminden beri varolan durumun ne kadar abes olduğunu anlatmaya çalışıyorum. Ama Avrupa ülkeleri ya da Birliği’nin “abesle iştigal” etmeyeceğinin garantisi yok ki!
“Bu konuda bir kampanya açılmalı” diye içimden geçirirdim hep. Haydi, artık. Yetti bu eziyet. Ne yapacaksak yapalım.