Bazı şeyler “kör gözüm parmağına” denilen (nedense) ve “göz çıkartacak kadar kaba” anlamına gelen tarzda gerçekleşiyor. Bu sabah Taraf’ın “Apoletika” köşesinde anlatılan durum: Cumhuriyet’in “Yargı” kurumunun bir şubesi Internet’te “You-Tube” kapatmakla meşgul (bunun ne kadar anlamlı bir davranış olduğunu Emre Aköz de anlattı). Demokrat olduğunu söyleyen ülkelerde pek yapılmayan bir şey. Öbür tarafta “Kürt düşmandır” diye yazan biri, dava edenler olmuş, gene Türkiye Cumhuriyeti’nin “Yargı” kurumunun bu sefer bir başka şubesi, Yargıtay’da bir daire, bunun “halkı düşmanlığa davet” olmadığı ve “düşünce özgürlüğü” kapsamına girdiği anlamında bir karar veriyor.
Bu toplumun nasıl bir kamplaşmadan, cepheleşmeden geçtiğini yazıp duruyoruz. Böyle olunca “pozisyon”ların giderek aşırılaşması, gittikçe daha çok şeyin “ya ak, ya kara” haline gelmesi, kabul edilir değil, ama anlaşılır bir durumdur. Öyledir ama bu, birbiriyle kavgalı toplumsal kesimler için öyledir. Bir ülkenin “Yargı” denen kurumu bizzat bu kutuplardan birini oluşturmaya başlıyorsa, işler iyice vahim bir aşamaya geldi demektir.
Ama geldi. Geldiğini de, bu durumun vahim olduğunu da anlamamız gerekiyor.
“Yargı” deyince herhalde Anayasa Mahkemesi’nin üstüne koyacak bir yargı kurumu olamaz. Ama Anayasa’da yazılı kurala aykırı nasıl davrandığını ve CHP ile birlikte “367” kararını nasıl çıkardığını gördük. Yargıtay Başsavcısı’nın nasıl dava açtığını, Danıştay yargıçlarının nasıl darbe savunduğunu, daha pek çok şeyleri şu birkaç yıl içinde gördük. Çeşitli mahkemelerin kararlarını da gördük ve habire görmeye devam ediyoruz. Yukarıda değindiğim “beraat” kararı bunlardan sadece bir tanesi.
Bu ülkede bir süredir devam edegelen çekişmenin taraflarından biri, resmen, Yargı’nın kendisi oldu. Bu çelişkiler yumağı toplumda bir yandan yargıçlar ve savcılar Avrupa Birliği hukukunun inceliklerini öğrenmek için kurs görüyor, birtakım programlara katılıyor; bir yandan daha yaşlı kuşak Avrupa Birliği’nin de, her türlü hukuk, daha doğrusu “hukukîlik” nosyonunun da üzerinden silindir gibi geçerek bir şeyleri “koruma”ya çalışıyor. Bir Yargı kurumu, “hukukîlik” dışında neyi korumakla yükümlü olabilir?
Yani Yargı, hem çekişmenin bir “kutbu”, bir “taraf”ı, hem de, “göz çıkartacak” dediğimiz çok sayıda örnek olayın yaratıcısı. Bu da normal, çünkü başkası yapsa fazla dikkat çekmeyecek bir eylem, onu Yargı yaptığı zaman “göz çıkarır”.
Bu “göz çıkartma”nın da kendine göre bir mantığı, bir “diyalektiği” var. “Üç Aliler Mahkemesi”nin adalet dağıttığı bir dönemde, birkaçına değindiğim şu kararlar göz çıkarmazdı. Bakın, saygıdeğer Cumhuriyet dönemi tarihçisi Mahmut Goloğlu “bağımsız” İstiklâl Mahkemesi’nin “İzmir suikastı” davasını nasıl anlatıyor:
“Mustafa Kemal Paşa, Kâzım Karabekir Paşanın bu sözlerini duyunca çok sıkıldı ve böyle bir konuşmaya müsaade ettikleri için de İstiklâl Mahkemesine kızdı. Mahkeme Kurulu’nun Çeşme’ye getirilmesini emretti. O gece verilecek baloya çağrılmak bahanesiyle, İstiklâl Mahkemesi Çeşme’ye getirildi. Mustafa Kemal Paşa onları, balo salonunun yanındaki bir odaya aldı ve çok sert bir şekilde azarladı. Mahkeme Kurulunun artık baloda duracak hali kalmadı. Mustafa Kemal Paşanın önünden geçip gitmeye de cesaret edemedi. Pencereden atlamak suretiyle ancak dışarıya çıkabildiler ve kimseye görünmeden İzmir’e gittiler” (Devrimler ve Tepkileri. Ankara, 1972, s.204). Goloğlu şu kaynakları gösteriyor: F. Altay, 10 Yıl Savaşı: 419; K. Ali, İ. M. Hatıralar: 67-69; Kandemir, İ. S. İç yüzü: 85.
Evet, şu ortamda bu kararlar yadırganmazdı. Ama şu Türkiye’de bile bazı şeyler değişebiliyor ve şimdi durduğumuz yerde, anlatılan sahne de, bugünkü Yargı’nın durumu da, bu netlikte görülebiliyor.
Kavganın bir kutbu, içinde Yargı’da yer alan bazı bireyler de dahil, Goloğlu’nun anlattığı bu düzenin devamını garanti altına almak için çalışıyor.