Sosyalist ve komünist partiler, yirminci yüzyılın büyük bir kısmında, Sovyetler Birliği deneyimini kendi gelecek tasarımlarının merkezine oturttular. İktidarda olmayı başaranlar bunları hemen uygulamaya koydu. Başaramayanlar ise başardıklarında yapacakları işin bu olduğunu ilân ettiler.
Şimdi bunları kimse vaat etmez (vaat edenler gene olabilir, ama kimseyi ikna edemezler). Bir deneyim yaşanmış ve beklenen sonucu vermediği ayan beyan ortaya çıkmışsa, aynı deneyime bir kere daha kalkışmaya kimseyi ikna edemezsiniz. Ama belki bundan daha önemlisi, geçen bütün bu süre içinde dünyanın da yığınla değişimden geçmesidir. “Mülksüzleştirenler mülksüzleştirilmelidir” sloganının güvenle söylendiği çağdaki mülkiyet durumuyla şimdiki aynı mı?
Benim düşünebildiğim “sosyalizm programı” mülkiyetin toplumsallaştırılmasından önce “karar mekanizmalarının toplumsallaştırılması”nın mekanizmalarını kurmaya yönelir. Burada “toplumsallaştırma”dan kastım, “çalışan” kesimin yapılan işle ilgili kararlarda giderek daha fazla söz sahibi olmasını sağlamak. Bunun çok yetersiz bir deneyimi eski Yugoslavya’da yaşanmıştı. Bugün o deneyimden “nasıl yapmalı?” diye yararlanmak mümkün değil; ancak, “nasıl yapmamalı?” diye bakarak ders çıkarılabilir.
Yazının devamını okumak için tıklayın.