Diyarbakır surlarının hemen dibinde bir metre derinden faili meçhul kurbanların kemikleri çıkıyor. Yöre halkı faili meçhul demiyor, çünkü o günleri yaşayanlar insanların beyaz Renault ile JİTEM tarafından oraya götürüldüğünü biliyorlar.
Beyaz Renault neredeyse korkunun bir simgesi oldu.
Bu arabanın ortaya çıktığını gören yöre halkı ölümün geldiğini biliyor. Birilerini yutacak. Bu ölüm arabası ilkin 1 Mayıs 1977 katliamında görülmüştü. Sonraları ise hep görüldü ve her görüldüğü yerde insanlar kayboldu.
Bugün ne kadar üstü örtülmeye çalışılsa da kemikler topraktan başlarını çıkarıp hesap soruyor. Bu hesap sormalar o denli arttı ki bu toprakların ikili tarihi karşımıza çıkıyor. Bu tarih arkeolojik katmanlar gibi üst üste. En eski tarihin çanak çömlekleri, medeniyet nesneleri günümüzde de çıkmayı sürdürüyor, derinde kalmış medeniyet izleri bunlar. Çanakların çömleklerin, halıların kilimlerin, şarkıların türkülerin, oymaların nakışların, taşların duvarların simgelediği bir “ortak yaşam tarzının” kültürleştiği bir kültür tarihi, bir sosyal tarih. Ama bir de bu katmanın üstünde ulus-devlet tarihsel sürecinin belginleşmeye başlamasıyla birlikte artan cinayetler tarihi denebilecek bir karanlık siyasi tarih katmanı oluşmuş durumda.
Bugünün faili meçhullerini açığa çıkarmak, bir silsile-i merâtip yaratıyor, yani yukarı doğru tırmanan bir basamaklanma doğuruyor. Suçlular ortaya çıkarıldıkça suçun izleri, kan izleri habire daha üstte duran sorumluları işaret ediyor. İzler hep aynı yere çıkıyor, devlete. Devlet iktidarını kullananlara. Böyle olduğu için de tepeye bir türlü varamıyorsunuz, Hrant Dink cinayetinin iki çocuğa bağlanıp kalması gibi.
Yazının devamını okumak için tıklayın.