Ve çoğaldıkça da örtülür. Örtüldükçe mayalanır, kendi kendini üretir, çoğaltır. Başkalarını da günaha bulaştırır, ortak eder. Bulaşanlar arttıkça günah örtünür, doğallaşır, meşrulaşır, günahkâr olmak değil günahsız olmak, temiz olmak suç hale gelir. Tıpkı toprak rantı gibi günahın getirisi, piyasası oluşur. Günah rantiyecileri çeteleşir, günah derin iktidar olmuştur artık; sonunda devlet olur. Devlet artık derin devletin kendisi olmuş, günahın devletine dönüşmüştür. İblisi burada aramak gerek.
Bu dediğim 1990-2000’li yıllarımızın bir özetidir. Mesut Yılmaz, Tansu Çiller ve Ağar ekibinin zamanını anlatır. Bu dönemi, toplu mezarların açılması gibi açtıkça dehşete düşüyoruz. Açıldıkça günahın kanser gibi bütün bir devleti sarmış olduğunu dehşetle görüyoruz. Faili meçhuller nedeniyle seziyorduk ama bu kadarını bilmiyorduk.
Günahları olmayan hiçbir ulus-devlet yoktur. Ak kâğıt üstüne kalem- cetvelle masa başında çekilen sınırlar tarih boyu hep kanlı çizgiler olmuştur. Masa üstünde duran okkanın içinde mürekkep değil hep insan kanı vardır. Çünkü çekilen sınırlar aileleri, kavimleri, toplulukları, dinleri bölmüş, kanlı savaşlara neden olmuştur. Sınırlar çekildikten sonra da bu sınırları korumak, devleti korumak için yine içte-dışta kan dökülmüştür.
Günahları olmayan hiçbir ulus-devlet yoktur ama... Ama bizdeki Kemalist devlet çok özel incelemeyi gerektirecek ölçüde sui generis yani kendine özgüdür. Çünkü dayandığı milliyetçilik kültürel bir milliyetçilik değil kültürü sonradan devlet eliyle yapay biçimde yaratılmaya çalışılan etnik milliyetçiliktir. Bu nedenle de içinde demokratik ögeler barındırmaz, kusar onları.
Yazının devamını okumak için tıklayın.