Anadolu halklarının yüzlerce yıllık ortak coşkusunu dile getiren Nevroz bayramı geleneğini tekrar yaşıyoruz bugünlerde. Bugünlerde Türkiye ortak coşkuları da, ötekileştirmelerin keskin karşıtlığını da, açılımları da kapanımları da iç içe yaşıyor. Fakat kanımca gelişen süreç esas olarak kapanmalar değil açılımlar yönünde. Güçlü olan eğilim bu.
Bu kanımı doğrulayan yeni olgu, Başbakan’ın Ermenilerle ilgili gerginlik yaratan sözlerine yönelik tepkilerdir. Özellikle İslâmi duyarlılık taşıyan ve AK Parti’ye yakın yazar ve düşünürlerden gelen değerlendirmeler, yine bu çevrelerden gelen iletiler çok umutlu kıldı beni. Demokratik dindar çevreler İslami akidelerden, değerlerden hareketle tehcirin onaylanamayacağını dahi söylediler, yazdılar. İslâm ve milliyetçilik yeniden tartışma masasına geldi, İslâm’ın “cihan şümul bir din” olmasından hareketle “milliyetçi olamayacağı” yorumlarını okuduk. Konuyla ilgili tartışmalar ve ilgiler canlanarak sürecek görünüyor. Yeni tezler yeni fikirler üremekte. Eleştirici düşüncenin gelişmesinden heyecan duyuyorum.
Aynı nedenle Ermeni meselesinde “meselenin bamteli” olarak gördüğüm konuya bu yazımda girmeyip yukarıda değindiğim ilgiler ve tepkilere okurlarımın dikkatini çekmek istedim. Başbakan’ın sözlerini “dil sürçmesi, dikkatsizlik ürünü” gibi yaklaşımlarla örtmeye çalışanlar da oldu şüphesiz ama gördüğüm kadarıyla adalet ve vicdan ölçütleri öne çıktı ve bu sözler eleştirildi. Örnekler çoğaltılabilir ama Sayın Yasin Aktay’ın 20 Mart 2010 tarihli Yeni Şafak’taki yazısını hayli önemli buldum. Ahmet Altan’ın “Başbakan” yazısında çok çarpıcı dile getirdiği ve ona yönelttiği “Sen hangisisin” sorusuna yanıtlar da bulabiliyoruz bu yazıda. Yazının tümü önemliydi, tümünü vermek isterdim, parça alarak aktarmakta zorlandım, bu yüzden bu yazım biraz uzun kaçacak, editörümün hoşgörüsüne sığınıyorum.
Yazının devamını okumak için tıklayın.