Hava günlük güneşliktir ama bazen içimi kasvet basar; tersi de olur, dışarıda berbat mı berbat bir yağmur, pis bir hava ama içim havaya inat pırıl pırıldır. Bu kasvet nedendir diye sorarım kendime; bazen kırık dökük bir yanıt bulurum, çoğu zamansa kocaman bir boşluktan başka bir yanıt yoktur. O zaman anlarım ki kasvet bu boşluk duygusunun ta kendisi, duyumsadığım şey boşluğun derin karanlığıdır.
Nihayet!
12 Eylül’ün eli kanlı darbecilerinin yakasına 32 yıl sonra da olsa yargı yapıştı. Yakasına yapışılan hayatta kalan iki kişi de olsa yapışıldı netekim. Önemli olan intikam değil temizlik, iki kişi de olsa onların şahsında yalnız askerler değil o dönemin asker-sivil bütün günahkârları, mahkeme önüne çıkmasalar da manen yargılanacaklar.
12 Eylül’ün eli kanlı darbecileri her birimizin hayatından çok şey çaldılar. Yuvalar yıkıldı, ocaklar söndü, kimimiz işkenceli cezaevlerinde çile doldurdu, kimi çocuklar ana-babalarından, kimimiz çocuğundan oldu, kimimiz toprağından kopup yıllarını politik sürgün olarak sıla hasretiyle geçirdi. En önemlisi ülkemizin geleceğinden çaldılar, en az yirmi yılını yitirdi bu ülke.
En yakınlarımızı bizden koparıp aldı bu kanlı eller, yoldaşım, candaşım, dostum Mustafa Hayrullahoğlu gibi (Deniz). Mustafa Emniyet binası içinde işkence altında öldürülüp kimsesizler mezarlığına gömülmüştü. Öldüren polisler biliniyordu, bu cinayet faili meçhul cinayet değildi ama yargıda sonuç alınamamıştı.
12 Eylülcülerin yargılanması hakkında hazırlanan iddianame eğer mahkemece kabul edilirse o gün Mustafa’yı yazacağım demiştim içimden, işte o gün geldi, yazdım ve içim daha rahat şimdi.
Yazının devamını okumak için tıklayın.