Onbinler acı soğuğa rağmen yollara düşüp acısını haykırdı yine, soğuğun acısını yalnız yüzünüzde duyarsınız o da geçer, ama bu farklı, utancın acısı bu, hiçbir zaman geçmeyecek.
Yaşam farkındalığı denen bir şey var, biriken deneylerin bilinç düzeyine çıkıp bir iç aydınlanma yaratması bu. Böyle bir şeyi yaşamış ve yazmıştım. Hrant’ın öldürüldüğü haberi henüz haber ajanslarına kara leke gibi düşmemişti, sevgili dostum Zakarya Mildanoğlu’nun telefonuyla öğrenmiştim. Kurşun acısı gibi önce hiçbir şey duymuyorsunuz, acı yavaş yavaş duyuruyor kendini ve olayın vahameti de...
İstanbul’a doğru yola düşmeden önce içimdeki acıyı kâğıda dökmeliydim. Yazının sonlarına doğru tarif edemediğim bir duygu sarmıştı beni, acı değildi başka bir şeydi, aniden anladım ne olduğunu...
Utanç...
O âna dek etnik kimlik gibi bir derdim hiç olmamıştı, Kürt müyüm Türk müyüm, Ermeni mi Çerkes mi hiç umurum değildi. İşte şimdi şimşek çakması kadar kısa bir anda Türklüğümü fark ediyordum. Aslında kimlik olarak öyle de değildim. İsterse safkan Çerkes olmuş olayım fark etmezdi, hissettiğim duygu Türklüktü. Bu yaşadığım ânı daha sonra yazmıştım : “İlk kez Türklüğümü duydum: Utandım” diye.
Ermenileri tanımış olmasaydım, onlardan dostum, arkadaşım, Ustam olmasaydı ve Usta’mdan daha 1960’lardan başlayarak bugün artık herkesin bildiği şeyleri, Ermeni kıyımını o günlerde gizli gizli duyuyor olmasaydım bu utanç duygusu yine de sarar mıydı beni? Sanmıyorum.
Yazının devamını okumak için tıklayın.