Yeni yıldaki ilk yazım bu. İyi giremediğimiz çok açık ama “dilersen iyi olur” gibi çaresizliğin umudu bir duyguyla her şeye rağmen iyi yıllar dilerim.
Benim için umut kırıcı olan, Uludere katliamının derin acısı karşısında insanî duyarlılık refleksinin bu denli düşük olması oldu. Gerekçe üretmeye çalışan iktidar yanlısı ve merkez medyanın, büyük tv kanallarının hali utanç vericiydi. İktidardan açık açık bir hesap bile soramıyorsanız niye varsınız ki? Tek parti basını sanki...
Bir de bölücülükten söz ediliyor, acısını bile göstermelik paylaştığınız, hatta paylaşmadığınız yerde duygusal bölünme zaten gerçekleşmiş demektir. Önce Türkler olarak sorulmalı: Kürtlerle “ortak bir yaşam”ı hakikaten istiyor muyuz? Acıda bile ortak olamayan bir yaşam nasıl ortak yaşam olur?
Tanıtmaya çalıştığım Osmanlı’da Sosyalizm ve Milliyetçilik kitabı içinde yer alan araştırmalar olağanüstü etnik farklılıklara rağmen ortak bir yaşamın mümkün olabildiğini göstermesi bakımından da önemli. Gitgide uzaklaştığımız duygu da bu. Aynı zamanda ulus-devlete geçilmesiyle birlikte yaşanan acıları anlayabilmek için de dersimizin başlangıcı. Bana konusu itibariyle ilginç gelen bir makaleye daha değinip kitap tanıtımımı bitireceğim.
‘Yahudi, Sosyalist ve Osmanlı Bir Örgüt: Selânik İşçi Federasyonu’, Paul Dumont
Prof. Dumont şöyle diyor: “Yahudi olmak, o kadar kötü değildi. 1900’lerin başlarında, etnik ve dinsel grupların birarada yaşama geleneklerinin varolduğu Osmanlı İmparatorluğu, Yahudiliği kötü karşılamıyordu. Fakat hem Yahudi hem Osmanlı olmak bir yandan da sosyalistlik iddia etmek, başka şeydi. 20. yüzyılın başında, Osmanlı İmparatorluğu’nun Yahudileri kendi görüşlerini kamuoyuna açıklamak için ortaya çıkmaya pek heves etmezlerdi (.
Yazının devamını okumak için tıklayın.