Ve siz, medyadaki bay ve bayanlar, kavga eden çocukları ayırmaya uğraşan çokbilmiş büyükler gibi uzlaşma çağrıları yapıp durmayın. Bir kez başıma gelmişti. Alt alta üst üste kavga eden iki çocuğu güçbelâ ayırmış, en saldırgan olanını sıkıca tutmuştum; çocuk “Amca, yav, niye beni tutuyorsun, paramı çaldı” dediğinde öbürü çoktan kaçıp gitmişti. Cebimden çıkarıp para vermiştim çocuğa. Belki de ikisi anlaşıp beni tokatlamışlardı, kim bilir? Siz siz olun, iki tarafı da sıkıca tutup, önce kavganın nedenini iyice bir öğrenin.
Şimdi bütün gözler Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’de. Her bir yandan “Uzlaştır, uzlaşma formülü bul” baskıları yapılıyor. Bakalım, Sayın Gül, “uzlaştırıcı cumhurbaşkanı olma” cazibesine kendini kaptıracak mı? Umarız kaptırmaz. Kendisinin nasıl seçilmiş olduğunu unutacağını sanmıyorum. O zaman da “uzlaşma” çığırtkanları aynı şeyi söylüyordu. Günlerce yazdılar, söylediler; “Gül değil, uzlaşma ile başka bir cumhurbaşkanı adayı bulunmalı; uzlaşma, şart.” Olmadı dünyanın sonu mu geldi? Evet. Bir şey oldu.
Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı seçilmesi vesayet rejimini çözen en önemli tepe noktalarından biri, belki de en önemlisi olmuş ve ilk kez ilâhların dediği olmamıştı. Dahası, eşi başörtülü bir cumhurbaşkanı Çankaya’ya çıkmıştı. Bu durum öylesine gözü kara tepkilere neden oldu ki, Ergenekon örgütlenmesi artık dörtnala ve fütursuzca adımlar atmaya başlayarak kendini ele verdi. Cumhuriyet mitingleri yapıldı. “Çankaya bizim” sloganları atıldı. Oralardan buralara geldik.
Şu sıralar en çok işittiğimiz dokunaklı söz, “kurumları yıpratmayalım beyler” sözü. “İttirmeyin düşeriz” diyorlar.
Yazının devamını okumak için tıklayın.