Ergun Babahan: ‘Andıç iftirası bilerek atıldı’
“Zafer, “Ertuğrul’a söyle, andıçtaki isimleri yazmayalım” dedi. Ertuğrul ise “İsimleri gizleyemeyiz” diye cevap verdi. Çandar ve Birand’a böylece korkunç iftira atıldı.”
“Gitmesin diye Dinç Bey, Fatih’e 500 bin dolar çek vermiş. Uzan, 1,5 milyon dolar verince Fatih Star’a gitmiş. Odasının kapısına da giderken 500 bin dolarlık çeki yapıştırmış.”
“Mesut Yılmaz başbakan oldu ve elektrik dağıtımlarıyla yağma devri başladı. Basın patronları ihale yarışına daldı. Sabah batmış, biz Koçlarla cep ihalesine girdik.”
* * *
İKİNCİ BÖLÜM
Ergun Babahan’la yaptığımız konuşmanın ikinci bölümünü, dün kaldığımız yerden sürdürüyoruz.
* * *
NEŞE DÜZEL: Askerler en çok hangi tür yazılara kızarlardı?
ERGUN BABAHAN: Biz o dönemde Zafer Mutlu’yla tek tek yazarları, “Çok kritik bir dönem bu. Dikkatli yazın. Hükümete destek çıkmayın” diye ikna etmeye çalışırdık. Beynimiz yıkanmış gibiydi.
Sabah Grubu Etibank’ı satın almış mıydı o dönemde?
Dinç Bey Etibank’ı 1997’de aldı. Daha önce 1994’te 5 Nisan krizi oldu. Sabah, yeni binasını yaparken dış kredi almıştı. Dolar çok artınca bu krediyi kamu bankalarında uygun şartlarla Türk Lirası’na çevirdi. Zaten ondan sonra da siyaset bizim gazeteye girdi, eski rahatlık bitti. RefahYol yıkıldıktan sonra Mesut Yılmaz Başbakan oldu ve elektrik dağıtımları falan derken yağma dönemi başladı.
Siz o sırada yapılan bu gazetecilik hakkında ne düşünürdünüz?
Bunu bir rejim kavgası görüyorduk. Zaten Türkiye’de sol çökünce, bir sürü insanda solculuktan kala kala laikçilik ve Kemalizm kaldı. Eski solcular kökten laikçi oldular. Hasan Cemal Kürtler kitabını yazana kadar, biz, Diyarbakır cezaevinde olup bitenlerden bile habersizdik... Sabah’ta, Türkiye’nin gerçeklerinin dışında böyle bir Lale devri yaşıyorduk.
Bütün büyük gazetelerin askerle ilişkileri sizinki gibi miydi?
Bütün medya patronlarında, kendilerini güvence altına almak adına askerle iyi geçinme diye bir kaygı vardı. Hem hayati tehlike bulunuyordu hem de askerin devlet içindeki gücü biliniyordu.
Andıç olayını hatırlıyor musunuz?
1999’da oldu. Hatırlıyorum.
O belge geldiğinde ne düşündünüz?
Belge gelmedi. Şemdin Sakık’ın ifadesi bir haber olarak geldi bize Ankara bürodan. Cengiz Çandar’la Mehmet Ali Birand’ın PKK’dan para aldıklarına dair iddialar vardı ifadede. Ankara’dan faksla bu haber geçildi İstanbul’a. Zafer Mutlu, Dinç Bey’le teknedeydi. Bana, “Ertuğrul’la konuş, andıçtaki isimleri kullanmayalım” dedi. Ertuğrul Özkök’ü, isimleri kullanmayalım diye aradım.
Ne dedi?
“Herkesi yayınlıyoruz. Bunu yayınlamasak olmaz. İsimleri gizleyemeyiz. İsimleri birinci sayfada değil, iç sayfada kullanalım” dedi. Ama akşam yedi buçuk, sekizde aradı. “Kanal D isimleri verdi. Biz isimleri birden giriyoruz” dedi. Bunun üzerine biz de haberi ve isimleri, “Korkunç ifşaat” diye birinci sayfadan verdik.
Şemdin Sakık, yakalandıktan sonraki sorgusunda, bazı gazeteciler hakkında “PKK’dan para alıp yazı yazıyorlar” diye ifade vermeye ve imzalamaya zorlanıyor. Bu gazeteciler arasında Cengiz Çandar, Mehmet Ali Birand, Ahmet Altan, Mehmet Altan, Akın Birdal var. Sakık, bu ifadeyi imzalamıyor. Ama düzmece ifade ‘andıçta’ yer alıyor ve yayınlanması için büyük gazetelere ve bazı televizyonlara gönderiliyor. Nitekim “Sakık’tan itiraflar” diye bu gazeteciler PKK’yla işbirliği yaptıkları suçlamasıyla hedef haline getiriliyorlar. Siz o gün elinize geçen belgenin, düzmece bir belge olduğunu anlamadınız mı?
Anladık tabii ki.
Peki o zaman, niye kullandınız? İnsanları hedef gösterip öldürülme tehlikesinin içine attınız?
Genelkurmay’dan kullanacaksınız diye emir gelmiş herhalde. Zafer Mutlu, “Bu haberi kullanmazsak, bu adamların hayatı o zaman tehlikeye girecek” dedi. Sanıyorum böyle bir imada bulunulmuştu. Zaten benim 28 Şubat’la ilgili kuşkularım o noktada başladı. Rahmetli Ercan Arıklı, andıç haberine ve gazetelerin askere böylesine teslim olmasına çok sinirlenmişti. Bize, “Oğlum yapmayın. Bırakın gidin gazeteciliği. Şart mı sizin gazetecilik yapmanız?” dedi. Biliyorsunuz...
Neyi?
Aslında ortada Şemdin Sakık’ın ifadesi yoktu. Adamın imzalamadığı ifadeyi gazetelerin Ankara bürolarına fakslıyorlar. Ankara o ifadeden haber yapıyor ve İstanbul’a gönderiyor.
Dahası... 28 Şubat’ın Genelkurmay İkinci Başkanı Çevik Bir, Şemdin Sakık’ın o ‘ifadesine!’ üstelik kendi el yazısıyla eklemeler yapıyor, Cengiz Çandar’la Mehmet Ali Birand’ın PKK’dan para aldıklarını yazıyor.
Galiba işin içinde eski Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt da var. Çünkü Şemdin Sakık, anılarını yazdığı yeni kitapta açıkladı ki... O sırada, Diyarbakır Yedinci Kolordu Komutanı olan Yaşar Büyükanıt da o sorgudaymış. Hatta Sakık’ın, o imzalamadığı ifadelerinin alındığı o sorguda, Yaşar Büyükanıt’ın ‘iyi çocukları’ da varmış.
Büyükanıt, Şemdinli’deki bombalama olayı olduğunda Kara Kuvvetleri Komutanı’ydı ve bombalamayı yapanlar için “Tanırım. İyi çocuktur” demişti ve bu açıklamasıyla Şemdinli Davası’na açıkça müdahale etmişti. Şimdi ‘iyi çocuklar’ olayına nasıl bakmalıyız biz?
Yaşar Büyükanıt’ın ‘iyi çocuklara’ niye sahip çıktığı şimdi anlaşılıyor tabii. Şemdinli bombalamasının bu ‘iyi çocukları’ şimdi nerede? Önce davalarını askerî mahkemeye aldılar... Sonra bunları bir yerlere tayin ettirdiler ve unutturdular. Düşünün, sorgu yapılmış, düzmece ifadeler alınmaya çalışılmış ve daha sonra genelkurmay başkanı olacak olan kişi de o sorguyu izlemiş.
Yazının devamını okumak için tıklayın.