
"Solun mirası üçe ayrıldı. Bir kısmı, Atatürkçülüğün, bir kısmı da Kürt milliyetçiliğinin kuyruğuna takıldı ve Kürt devrimi projesine angaje oldu. Eski TKP’den, PKK ve BDP’ye azımsanmayacak sayıda iltihak oldu"
"Bir kısım solcular, antiemperyalizm köprüsünden yürüyüp saf milliyetçilikten Marksizm’e geçmişlerdi. Şimdi gene antiemperyalizm köprüsünden yürüyüp saf milliyetçiliğe geri döndüler. Asıllarına rücu ettiler"
"Bir kısım solcuların beyninde sadece bir lob kaldı: Antiemperyalizm lobu! Bunlar, adalet emeğin kurtuluşu, sosyalizm idealleriyle birlikte beyinlerinin “özgürlükçü lobunu” da yitirdiler"
NEDEN HALİL BERKTAY Türkiye’de entelektüeller arasında “sol”, değeri yüksek bir kavram. Belki de bu yüzden “solcu” olma iddiasından vazgeçmek istemiyor kimse. Ulusalcılar, Kemalistler, Kürt milliyetçileri kendilerini “solcu” olarak değerlendiriyorlar. Acaba solculukla ulusalcılığın, Kemalistliğin, milliyetçiliğin nasıl bir ilişkisi var? Marksizm’le Kemalizm daha önce de bir araya geldi mi? Kemalizmle Marksizm arasında bir benzerlik var mı? Neden Türk solcuları Marksizmle Kemalizmi evlendirdiler? Solculardaki bu milliyetçilik eğilimiyle antiemperyalizm arasındaki bağ nedir? Türk ve Kürt solcuların, Kemalizm’de benimsedikleri özellikler hangileri? Ulusalcı solcuların hayali nedir, nasıl bir toplum istiyorlar? Solla dinin ve dindarların ilişkisi nasıl olmalı? Solun bugün şiddete bakışı nedir? Sol şiddeti tümüyle red mi etmeli? Türk soluyla PKK arasında zihinsel bir bağ var mı? PKK’yı sol bir örgüt mü? Eski sol hareketlerden yeni bir sol çıkar mı? Türkiye’de sol bir siyasi hareket oluşturmak mümkün mü? Bütün bunları, eski solun önde gelen isimlerinden Sabancı Üniversitesi öğretim üyesi Halil Berktay’a sorduk ve tarihi bir perspektife dayanan cevaplar aldık.
Siz Marksizmle Kemalizmin mutsuz evliliğinden söz ediyorsunuz. Nedir Marksizmle Kemalizmin mutsuz evliliği?
Aslında ben daha genel bir şeyden, Marksizmin milliyetçilikle mutsuz evliliğinden söz ediyorum. Çünkü bu ilişki, Türkiye’ye özgü değil. Son 150 yıla baktığımda, Marksizmin milliyetçilikle ilişkisinde ilginç şeyler görüyorum. Marksizmin milliyetçilikle mutsuz evliliği ve bir türlü sonuçlanamamış boşanamama hali dünya çapında yaşanıyor. Hala ayrılamadılar bence.
Marksizmle Kemalizm arasında yaşanan bitmeyen ilişkiyi de milliyetçilik üzerinden mi kuruyorsunuz peki?
Evet... Türkiye’de de bu mutsuz evliliğin özel bir hali yaşanıyor. Türkiye’deki Marksistlerin de, kendilerini komünist, sosyalist sayanların da Kemalizm’le mutsuz evlilikleri ve bir türlü boşanamama halleri var.
İdeolojisi evrensellik üzerine kurulmuş olan Marksizm milliyetçiliği içerebilir mi? Bir Marksist milliyetçi olabilir mi?
Olmamaları gerekir diye düşünürsünüz ama olmuşlar. Belki Marx’ın, Engels’in veya Lenin’in kendileri milliyetçi değil ama Marksizmle milliyetçilik arasında hep çok büyük örtüşmeler, iç içe geçmeler, yanaşmalar var. Bakın... Marksizm’in çıkış döneminde, işçilerin vatanı yok. “Bütün ülkelerin işçileri birleşiniz”, daha sonra da, “bütün ülkelerin işçileri ve ezilen halklar birleşiniz “ önermeleriyle, ilkesel düzeyde milliyetçiliği tamamen reddediyor gibi gözüküyor Marksizm ama... Daha Marksizm’in ortaya çıkışından itibaren problemler var. Marksizm kendisine en büyük düşman olarak liberalizmi belirliyor!
Niye?
19 ve 20 yüzyıl tarihi, üç büyük ideoloji arasındaki mücadeleler, bu ideolojilerden türeyen politik partiler arasındaki çatışmalarla şekillendi. Bu üç büyük ideoloji, liberalizm, nasyonalizm ve sosyalizm. Marksizm, bu üçü arasından öncelikle liberalizme düşman. Yani Marksizm’in varoluş nedeni, onu doğuran sancı, milliyetçiliğe düşmanlık değil, liberalizme düşmanlıktır.
Türkiye’de kendisini sol olarak tanımlayan kesimlerin liberallere olan düşmanlığı bu yüzden mi?
Türkiye’de kendilerini Marksist, sosyalist sayanların çok aşırı liberalizm düşmanlıklarına da yansıyor bu durum bugün de hala. Bir kere Marksist, kendisini her şeyden önce siyasal ve ekonomik liberalizmle karşıtlık içinde tanımlıyor.
Marx ve Lenin de liberalizme düşman mıydılar?
Tabii. Liberalizme düşmanlık korkunç. Marx’ın aşağılayıcı, düşmanca on lafı varsa, 8- 9’u liberalizmle, bir, ikisi de milliyetçilikle ilgiliydi. Zaten milliyetçiliğe olan karşıtlığı da öyle derin düşünülmüş bir karşıtlık değildi. Daha çok politik sloganlar düzeyindeydi. “İşçilerin vatanı yoktur, bütün ülkelerin işçileri birleşiniz”, “Bu savaş, emperyalist savaştır. İki tarafın işçileri bu savaşta (Birinci Dünya Savaşı) savaşmamalıdır” gibi... Marksizm bunları söylüyorsa da, devrim, sonuç olarak ulus devlet ölçeğinde düşünülüyor.
Ulus devlet ölçekli bir devrim düşüncesi, nasıl bir sonuç veriyor?
Siyasal mücadeleyi bir ülke ölçeğinde düşünmek, o ülkenin koşulları, kültürü derken, “milli bir ruh hali” içinden düşünmek gibi bir problemi getiriyor. O ülkenin halk kitlelerini kazanmaya zararı olabilecek şeyleri söylememeye ve zaman içinde gerçekleri gizlemeye kadar varıyor iş. Marksizm’in kökenindeki diğer mesele de...
Nedir?
Marksist devrimciler, kendilerini milliyetçi ihtilalcilerle akraba hissediyorlar. 19 ve 20’inci yüzyıl başında Avusturya-Macaristan, Rus Çarlığı, Osmanlı gibi imparatorluklar var. Bunlar hem birer despotik hanedan devletleri hem de çok uluslular. Birer milletler hapishanesi durumundalar. Bu ülkelerde istibdadın yıkılması ve imparatorluğun ezdiği milletlerin bağımsızlığı için mücadele eden milliyetçi devrimciler var. Mesela Osmanlı’ya karşı Lord Byron! Bizim için Lord Byron kötü bir kişiliktir ama...
Evet...
Lord Byron gibi bir “19’uncu yüzyıl devrimci radikal demokratının” gözüyle baktığınızda, Osmanlı rejimi hem korkunç bir otokrasidir, bir şark despotizmidir. Hem de Yunanlılar, Osmanlı’nın içinde ezilen bir ulustur. Lord Byron da onların kurtuluşu için dövüşüyor. İşte dönemin Marksistleri ve sosyalistleri de Byron’ları kendilerine çok yakın hissediyorlar. Milliyetçileri kendilerine potansiyel müttefik hissediyorlar.
Daha sonra aynı yakınlığı Mustafa Kemal’e de duyuyorlar mı? Onu da kendilerine müttefik buluyorlar mı?
Tabii ki... 20’inci yüzyıl emperyalizm çağıdır. Büyük Britanya, Fransa, Almanya gibi gelişmiş kapitalist ülkeler yeni denizaşırı imparatorlukların inşası aşamasına giriyorlar ve kendilerine başta kara Afrika olmak üzere sömürgeler buluyorlar, koloniler yaratıyorlar ve bunları ezmeye başlıyorlar. Kapitalizmde bu olurken, Marksizm de Leninizm’e doğru evriliyor. Değişen bir dünya içinde değişen bir devrim perspektifi ortaya çıkıyor. “Bütün ülkelerin işçileri birleşiniz” sloganı, “bütün ülkelerin işçileri ve ezilen halklar birleşiniz”e doğru evriliyor ve “bütün dünya halklarının baş düşmanı emperyalizmdir” deniyor.
Yazının devamını okumak için tıklayın.