“Hürriyet’in Diyarbakır muhabirini benimle röportaj yapması için cezaevine getirdiler ‘Diyarbakır cezaevi güllük gülistanlık’ diye yazdı. Bu haber 1982 baharında yayımlandı.”
“Beni ip sarılı bir makaraya götürdüler. İpin ucunu halka yapmışlar. Çok affedersiniz... çok affedersiniz... İpi cinsel organıma geçirdiler. Biri ipi tutuyor, biri çekiyor. Çok utandım.”
“Diyarbakır polis soruşturma bölümünde her odadan işkence çığlıkları geliyordu. Radyoda Evren konuşuyordu. “Türklerin karakterinde işkence yoktur” diye bağırıyordu Evren.”
* * *
NEDEN HÜSEYİN YILDIRIM
12 Eylül Anayasası’nda yapılacak değişikliklerle ilgili tartışmalar tırmanarak sürüyor ve konu her geçen gün doğru bir mecraya oturuyor. Çünkü bu tartışmalar sırasında olması gereken oluyor ve 12 Eylül’de insanlara çektirilen acılarla ve ‘darbeyle’ hesaplaşma da gündeme geliyor. 12 Eylül Anayasası’nın temelini oluşturan darbe sürecinde özellikle Diyarbakır cezaevinde yaşanan korkunç işkenceler sık sık tartışmalara konu oluyor. Özellikle BDP’nin darbe anayasasının değiştirilip değiştirilmemesinin oylanacağı referanduma ‘boykot’ çağrısı yapması, o dönemde işkence görmüş birçok insanın, anayasa tartışmalarına kendi anılarıyla katılmalarına yol açıyor. Biz de hem Diyarbakır cezaevini, hem Kürt politikasını, hem de PKK’yı yakından izleyen, bilen ve tanıyan Hüseyin Yıldırım’la 12 Eylül döneminin hukukunu, mahkemelerini, uygulamalarını, Diyarbakır zindanlarını, PKK’yı, Öcalan’ı, lider kadrosunu, PKK’nın kuruluşunu, Suriye’yi, Bekaa’yı, Öcalan’a muhalefeti, PKK’nın dünkü ve bugünkü politikalarını konuştuk. İlk gün Avukat Yıldırım’ın poliste ve cezaevinde yaşadıklarını okuyacaksınız. Avukat Hüseyin Yıldırım bir dönem Abdullah Öcalan’ın çok yakınında yer aldı. Şam’a Bekaa’ya gidip geldi. Hatta bir ara PKK’nın Avrupa sorumlusu olarak tanındı. Daha sonra Öcalan’la yolları ayrıldı, Hollanda’da suikast girişimine uğradı. Avukat Hüseyin Yıldırım halen İsveç’te yaşıyor.
* * *
NEŞE DÜZEL: Siz hangi yıl Diyarbakır hapishanesine girdiniz?
HÜSEYİN YILDIRIM: Ben Diyarbakır cezaevine 1981 yılının kasımında girdim ve on bir ay kaldım. O cehennemden 1982’de çıktım. Zaten ben 10 Kasım 1981’de Diyarbakır cezaevine götürüldüğümde de ayaklarımın üstünde duramıyordum.
Niye?
Çünkü poliste çok ağır işkence görmüştüm.
Neden dolayı tutuklandınız?
Silvan-Siverek’te PKK sorumluluğu yapmış Mehmet Karasun diye Bingöl-Kiğılı bir öğretmen vardı. O kişi, kod adı olarak Tuncelili Hüseyin’i kullanmış. Beni, o diye tutukladılar. Oysa devletin bütün kurumları onun gerçek kimliğini biliyordu. PKK iddianamesinde de zaten o kişinin hüviyeti açıkça yazıyordu.
Tutuklandığınızda ne iş yapıyordunuz?
Avukattım. Türk ve Kürt solundan tutuklananların yüzde sekseninin avukatı bendim o dönemde. O sıralarda Diyarbakır rahattı, daha 12 Eylül olmamış, askerî cunta gelmemişti. Ülkede en ağır işkence Elazığ’da yapılıyordu. Naci kod adlı bir MİT görevlisi, 1800 Evler denilen yerde korkunç işkenceler yaptı. Sonra o kişi Diyarbakır’a geldi ve bana da işkence yaptı.
İşkence yapan devlet memurlarının da mı kod adları vardı?
Evet... Onlar, çok korunurlar. Zabıt tutarlar, zaptın altına imza olarak hiçbir isim yazmazlar, “zabıt müncisi” yani “zaptı tutan” yazarlar. İz bırakmazlar. Avukatlık yaptığım sırada mahkemelere çıkarılan tutuklular öyle kötü durumdaydılar ki, işkenceden geçtikleri apaçık ortadaydı ama mahkemeler bu işkencelere seyirci kalıyordu. Ben 12 Eylül 1980 cuntası döneminde sadece Elazığ’da değil, Diyarbakır, Konya, Ankara-Mamak her yerde duruşmalara girdim. O şehirler arasında gittim geldim. Çok doldum! Gördüğüm feci manzaralara itiraz ettim. Mahkemelere karşı direndim. Ben, Mehdi Zana’dan Şerafettin Kaya’ya, Selim Dindar’a üç bin kişinin avukatıydım. Zaten o yüzden de bir komployla tutuklandım.
Nasıl tutuklandınız?
Beni, Diyarbakır cezaevine bir müvekkilimi görmeye giderken gözaltına aldılar. Diyarbakır Birinci Şube’ye götürdüler. Uygulama şöyleydi. Önce polis soruşturması yapılıyordu. İşkence orada başlıyordu. Sonra poliste işkence görenler, biraz kendilerine gelsinler diye bir süre bekletiliyordu. Sonra savcılığa gönderiliyor ve tutuklanıp cezaevine konuluyordu.
Poliste ne yaşadınız?
Yedi günde beni bitirdiler. Gözlerimi bağlayıp, beni önce tavana asıp çarmıha gerdiler ve elektrik şoku verdiler. 16 ya da 17 Ekim 1981 tarihiydi. Polis soruşturma bölümünde her odadan işkence çığlıkları geliyordu ve o sırada radyo açıktı, Evren konuşuyordu. Evren radyoda, “Türklerin karakterinde işkence yoktur” diye bağırıyordu. Evren’in o sözleri işkence çığlıklarına karışıyordu. Bir gün gene gözlerim bağlıydı... Gene işkence görmüştüm ve vücudum ateş içindeydi. Zaten her an işkence yapılıyordu.
Size ne soruyorlardı?
Hiçbir şey. Sadece konuş diyorlardı ve küfrediyorlardı. Biri odaya geldi ve bana “merhaba Hüseyin Bey” dedi. Anlamıştım, üst düzey biriydi, ya MİT’ti ya da ordudandı. İşkenceden sinirlerim çok gerilmişti. “Neden benimle gözlerim açık konuşmuyorsunuz? Neden korkuyorsunuz?” dedim.
Ne cevap verdi?
“Hüseyin Bey, siz Tuncelililer neden devlete bu kadar düşmansınız?” dedi. “Ne verdiniz, ne istiyorsunuz? Katliam uyguladınız, onun hesabını verin” dedim. Hiç tepki göstermedi. “Böyle yanlışlıklar olur. Şimdi söyleyeceğim, seni serbest bıraksınlar” dedi ve gitti.
Sonra ne oldu?
Bir, iki saat sonra biri koluma yapıştı, göz bağımı çözdü. Kırmızı suratlı asker elbiseli iriyarı biriydi.
Yazının devamını okumak için tıklayın.