“O zamanlar sıradan bir insan gibiydi. Öcalan’ın evinde koltuklarda oturuyoruz, telefon çaldı. Öcalan, Bayık’a, ‘Dev-Yol. Kalk, sen konuş’ dedi. Bayık, elinin tersiyle ‘ben konuşmuyorum, sen konuş’ dedi. Öcalan o zaman ‘Ali arkadaş’tı.”
“Doğu Berlin beni almayınca, Sovyet diplomat geldi, beni, arabasıyla diplomat kapısından Doğu Berlin’e soktu. Kesire’nin de işini o yaptı. KGB’ydi. Kulağıma eğildi, ‘Adamınız sizin davanın adamı değil’ dedi. Meğer Prag’da Öcalan’la görüşen diplomat oymuş.”
“Öcalan, Sovyet elçisinin beni görmek istediğini duyunca, ‘vay, avukat arkadaşın burada olduğunu Sovyetler nereden biliyor? Git, öğren bakalım, ne istiyorlar?’ dedi.”
“Öcalan’la bu konuyu yüz yüze tartıştım. ‘Biz, çocuklarımıza özgür bir gelecek için yola çıktık. Ama biz, daha yolun başında iken çocuklarımızın katili olduk’ dedim.”
“Kesire’nin öldürüleceğini, Şam’da anlamıştım. Nitekim tutuklandı, Yunanistan’daki kampa gönderildi. Gördüm, çok eziliyordu. Sokaktaki lümpenlerin elbiselerini ona yıkatıyorlardı.”
* * *
NEDEN HÜSEYİN YILDIRIM
12 Eylül Anayasası’ndaki yapılacak değişikliklerle ilgili tartışmalar tırmanarak sürüyor ve konu her geçen gün doğru bir mecraya oturuyor. Çünkü bu tartışmalar sırasında olması gereken oluyor ve 12 Eylül’de insanlara çektirilen acılarla ve ‘darbeyle’ hesaplaşma da gündeme geliyor. 12 Eylül Anayasası’nın altlığını oluşturan darbe sürecinde özellikle Diyarbakır cezaevinde yaşanan korkunç işkenceler sık sık tartışmalara konu oluyor. Özellikle BDP’nin referandumda darbe anayasasının değiştirilip değiştirilmemesini oylayacak olan referanduma ‘boykot’ çağrısı yapması, o dönemde işkence görmüş birçok insanın, anayasa tartışmalarına ‘kendi anıları’yla katılmalarına yol açıyor. Biz de hem Diyarbakır cezaevini, hem Kürt politikasını, hem de PKK’yı yakından izleyen, bilen ve tanıyan Hüseyin Yıldırım’la 12 Eylül döneminin hukukunu, mahkemelerini, uygulamalarını, Diyarbakır zindanlarını, PKK’yı, Öcalan’ı, lider kadrosunu, PKK’nın kuruluşunu, Suriye’yi, Bekaa’yı, Öcalan’a muhalefeti, PKK’nın dünkü ve bugünkü politikalarını konuştuk. İlk gün avukat Yıldırım’ın poliste ve cezaevinde yaşadıklarını okudunuz. Avukat Hüseyin yıldırım bir dönem Abdullah Öcalan’ın çok yakınında yer aldı. Şam’a Bekaa’ya gidip geldi. Hatta bir ara PKK’nın Avrupa sorumlusu olarak tanındı. Daha sonra Öcalan’la yolları ayrıldı, Hollanda’da suikast girişimine uğradı. Avukat Hüseyin Yıldız halen İsveç’te yaşıyor. Biz de kendisiyle Stockholm’de konuştuk. Gördüğü işkencelerin sonucunu bugün de beyninde ve bedeninde uyuşmalarla ve ağrılarla yaşamaya devam eden Hüseyin Yıldırım, dizlerinden de sakatlanmış olduğu için yürümekte çok zorluk çekiyor.
* * *
İKİNCİ BÖLÜM
Hüseyin Yıldırım’la Stocholm’de yaptığımız ve dün birinci bölümünü yayımladığımız konuşmaya kaldığımız yerden devam ediyoruz..
* * *
NEŞE DÜZEL: Ben hiçbir zaman PKK’lı olmadım, dediniz. Sizi, Türkiye’den Suriye’ye PKK kaçırdı. PKK’lı olmayan birini niye kaçırdılar?
HÜSEYİN YILDIRIM: Ben o dönemde binlerce tutuklunun avukatlığını yaptım. Sıkıyönetim ve darbe mahkemelerinde neler yaşandığını gördüm. Diyarbakır’da, Elazığ’da, Mamak’ta, Konya’da davalara gittim geldim. Yaşanan vahşete onların direnişlerine, savunmalarına her yerde tanık oldum. Ayrıca ben dünya kamuoyunu tanıyordum. Onların avukatlığını yaptığım için ben içeri alınınca dünyadan protestolar oldu. PKK de akılsız değil. Benim gördüklerimi, yaşadıklarımı, tanıklık ettiklerimi dünyaya anlatmamın PKK’ye yarayacağını, puan kazandıracağını biliyorlardı. Neyse... Öcalan’la kısa mesafede bir başka eve gittik. O gece orada yattım. Ertesi gün Öcalan kendi odasını bana verdi.
Niye?
Kendi döşeğini düzeltti, salladı falan... “Avukat arkadaş burada yatsın, bu odada masa var, yazısını rahat yazar” dedi. Benden Diyarbakır cezaevinde yaşananlarla ilgili örgütün gazetesine bir yazı yazmamı istedi. Ben yaşanan gerçeklerin iki sayfalık bir özetini yazdım, direnişleri isim vererek anlattım. Yazıyı aldı okudu, “Bu yazı taraflı olmuş. Siz tarafsız kalın” dedi. Öcalan, Diyarbakır’daki direnişlerin halka mal olmasını istemiyordu.
Diyarbakır cezaevinde yaşanan işkencelerden sonra insanlar dağa çıkmadı mı, PKK böylece hızla büyümedi mi?
Öcalan, kendisinden başka kimseden söz edilmesini istemiyordu. Bana, “Nereye gitmek istiyorsunuz” diye sordu. Eşi Kesire’yi işte orda ilk defa gördüm. “Avukat abi, İsviçre’ye gitsin” dedi. Bana hemen sahte bir pasaport verildi.
Şam’da ilk karşılaşmanızda Öcalan’la başka neler konuştunuz
O zamanlar sıradan bir insan gibiydi. Mesela bir gün Cemil Bayık’la birlikte Öcalan’ın evinde koltuklarda oturuyoruz. Telefon çaldı. Öcalan, Bayık’a, “Telefon eden Dev-Yol. Kalk sen konuş” dedi. Bayık, elinin tersiyle Öcalan’a, “Ben konuşmuyorum, sen konuş” dedi. Öcalan o zaman “Ali arkadaş”tı.
Ali arkadaş mı?
Kod adı Ali’ydi. “Ali arkadaş” diyordu herkes ona. Suriye Alevi ya... Bu yüzden kendisi Ali olmuştu, karısı Kesire’nin adını da Fatma koymuştu. Karısının kardeşinin adını da Hasan Hüseyin yapmıştı. Daha sonra PKK’nın tepesindeki ilişkiler tamamen değişti. Öcalan’la Cemil Bayık’ın resmini gördüm. Cemil Bayık esas duruşta ayakta dikiliyor. Öcalan koltukta oturuyor.
PKK’ya ne zaman katıldınız siz?
Anlatayım... Ben Şam’dan ayrılıp İsveç’e geldim. Bana sahte bir pasaport ayarladılar ve yanıma da, daha sonra Avrupa’da kendilerinin öldürdüğü Enver Ata’yı verdiler. Zaten PKK’nin içinde kafası çalışanları hep öldürdüler. İsveç’teki ilk günlerimde Uluslararası Af Örgütü’nden insanlar beni ziyaret etti. Üç gün Diyarbakır’daki zulmü anlattım, beni doktorlara havale ettiler ve işkence izleri hâlâ belirgin diye rapor aldılar. Burada gazetecilerle, televizyonlarla röportajlar yaptım.
Yazının devamını okumak için tıklayın.