“Cumhuriyet’in başında demokrasi denenseydi şeriat gelmezdi. Zira Cumhuriyet, Osmanlı’nın hazırladığı demokratik temeller üzerine oturdu ve Türkler tarihte hiç şeriatla yönetilmedi.”
“Türkler, İslamiyet’e tek tanrı anlayışı nedeniyle çok rahat girdiler. Çünkü Orta Asya’da, beş bin yıl önceden ‘tanrı’, diye yüce bir yaratıcı kavram geliştirdiler.”
“Osmanlı devletinde bir Yahudi medeniyeti oluştu. 19. yüzyılda sadece Yahudiler Osmanlı’dan toprak istemedi. Orduya ilk onlar katıldı. Askerî mekteplere girdiler, subay oldular.” * * *
NEDEN: KEMAL H. KARPAT
Başbakan Tayyip Erdoğan, geçmişte azınlıklara yaptıklarımızı “faşizan uygulamalar” olarak niteledi ve kıyamet koptu. Türkiye, her sözde kendisine yönelik bir hakaret arayan, bütün enerjisini kendisini savunmaya ve başkalarını suçlamaya harcayan sağlıksız bir ruh hali içinde. Oysa tarihini öğrense, tarihinin gerçeklerini kabul etse, bu geçmiş, Türkiye’nin önünde bir engel olmayacak, aksine Türkiye’nin ve toplumun önünü açacak. Türkiye kendine güvenecek. Çünkü geçmiş tüm gerçekleriyle öğrenildiğinde ve kabul edildiğinde, Ermeni tehciri, 6-7 Eylül, Rum göçü gibi acı olaylar bir daha tekrarlanmayacak. En önemlisi, bu ülkede pek çok korkunun bizzat yönetenler tarafından özellikle yaratıldığı ortaya çıkacak. Mesela Anadolu’nun hiçbir döneminde şeriatla yönetilmediği ve bundan sonra da yönetilemeyeceği anlaşılacak. Peki, biz tarihimizi niye konuşamıyoruz? Geçmişte azınlıklara neler yaptık? Ermeni katliamını konuşmak niye tabu oldu? Rumları neden gönderdik? Devlet, azınlıklar içinde en çok Yahudilere mi anlayış gösterdi? Azınlıklara bu yapılanlar nasıl bir siyasi anlayışın sonucuydu? Neden tarihle yüzleşmekten bu kadar çok korkuyoruz? Bütün bunları, son kitabı Timaş’tan Osmanlı’dan Günümüze Kimlik ve İdeoloji
adıyla yayınlanan önde gelen tarihçimiz Kemal H. Karpat’la konuştuk. * * *
NEŞE DÜZEL: Başbakan Tayyip Erdoğan, geçmişte azınlıklara yaptıklarımızı “faşizan uygulamalar” olarak niteledi? Neler yaptık azınlıklara? KEMAL H. KARPAT: Başbakan Erdoğan “faşizan” demekle çok büyük hata yaptı. Bir devlet adamının söyleyeceği laf değil bu. Çünkü “faşizan” dediğin zaman, bu, devlet idaresinin politikası manasına geliyor. Halbuki ne Osmanlı’da ne de Cumhuriyet’te devletin açıkça kendi kararıyla azınlıklara yönelttiği bir faşizanlığı yoktur. Bana hemen Kürtleri hatırlatabilirsiniz... Onların konuşma hakları kısıtlandı, şu oldu, bu oldu ama...
1980 darbesinden sonra Kürtçe yasaklanmadı mı? Uzun yıllar süren bu yasak devlet politikası değil miydi? Bu, hükümetlerin yanlış milliyetçilik anlayışıyla geçici olarak tatbik ettikleri bir politikadır. Bu, hiç bir zaman bir devlet politikası olmamıştır.
Bağışlayın beni ama demokrasilerde ‘devlet ve hükümet politikası’ diye iki ayrı politika yoktur. Demokrasilerde devleti hükümetler yönetir. Politikaları hükümetler belirler. Devlet ve hükümet ancak antidemokratik ülkelerde birbirinden ayrılır, öyle değil mi? Ben her zaman antidemokratik uygulamaları, tek parti rejimini tenkit etmiş biriyim.
Siz, “geçmişte azınlıklara yapılanlara faşizan demekle Başbakan hata yaptı” diyorsunuz. Sizce biz geçmişimizde faşizan uygulamalar yaşamadık mı? Ben bunlara faşizan diyemem. Çünkü faşizan deyince rejim anlaşılıyor. Elbette geçmişte sert tedbirler ve ayırımcılıklar uygulandı ama Türkiye’de devletin rejimi, politikası hiçbir zaman faşizan olmadı. Mesela Edirne’de, Kırklareli’nde 1934’te Yahudilere karşı yapılanlar, Almanya’da eğitim görmüş Nazi fikirli bazı kişilerin yürüttüğü faşizan uygulamalardı. Ama devlet bu uygulamaları desteklemedi, önledi. Devletin içindeki bir kesimin yaptığı hareketlerdi bunlar.
12 Eylül faşist bir rejimdi. Özellikle Kürtlere yapılan faşizan uygulamalar ve Diyarbakır Hapishanesi’nde yaşananlar bir devlet politikası değil miydi? Siz ve ben konuşurken faşizan diyebiliriz ama bir başbakanın ağzından çıktığında bu sözün manası değişiyor. O zaman rejim faşist oluyor ki, bu rejimin faşist olduğu sonucunu çıkaramazsınız.
Bizde, azınlıklara karşı faşizan davranışlara sadece Cumhuriyet döneminde değil, daha önceki dönemlerde de rastlanıyor. Osmanlı’nın son döneminde Ermeni olayları yaşandı. İktidardaki İttihatçılar neden azınlıklara karşı o kadar haşindiler? O devirde tüm azınlıklara haklar tanınıyor. Nüfus olarak en kalabalık unsur olan Türklere ise hiç bir hak tanınmıyor. Türklerin varlığı dahi kabul edilmiyor. Unutmayınız... Sultan Abdülhamit hiçbir zaman Türk etnik kimliğini bir devlet politikası olarak tanımadı. Kendisine sorulduğunda “ben Türküm” dedi ama Türk milliyetçiliğini açıkça mahkûm etti. O, İslam’ı kimlik olarak benimsedi. Abdülhamit döneminde milliyetçilik sadece Türklere ve Araplara yasaktı. Çünkü ona göre Müslümanlar biri bütündü. Gayrımüslimlere ise milliyetçilik serbestti. Avrupa’nın korkusuyla, Rum, Ermeni, Yahudi bütün azınlıklara milli görüşlerini, dillerini geliştirme hakkı tanınıyordu. İstanbul’da Rum milliyetçiliğini yaymak için kültür cemiyetleri kuruldu. Rumlar bunlardan söz etmiyor. Ayvalık’ta bir Rum akademisi kurulmuş, Rum milliyetçiliği yapılıyordu.
İttihatçıların meselesi Sultan Abdülhamit’leydi, azınlıklarla değildi ki. İttihatçılar niye azınlıklara haşin davrandılar? İttihat ve Terakki Partisi iktidara gelince, ezilmiş, haklarından mahrum edilmiş bir millet olarak Türkleri gördü. Türklere milli haklar verilmesini savunan uygulamalarda bulundu. Öbürlerine ise “sen biraz çekil, geride dur” dedi.
İttihatçılar “biraz çekil” demenin de ötesinde şeyler yapmadılar mı? Ermeniler için Tehcir Kanunu çıkarmadılar mı? Bu, Türk milliyetçiliğinin ilk safhalarıdır. Bu safhalarda, aynı toprak parçası üzerine mücadele ediliyor. Türk’ün “benim toprağım” dediğine öbürü de “benim toprağım” diyor. Unutmayınız ki, İttihat ve Terakki iktidarının ilk altı ayında muazzam bir sulh ve dostluk havası esti. Ermeniler İttihat ve Terakki’yi desteklediler, ona oy verdiler. Neden? Çünkü herkes, İttihat ve Terakki’nin Osmanlı’yı tasfiye edeceğine ve herkese imparatorluktan parça parça toprak dağıtacağına inanıyordu. Sevr anlaşması, biraz bu düşüncenin neticesidir. Ama altı ay sonra İttihatçılar, “biz bu devleti tasfiyeye değil, kurtarmaya geldik” dediler.
Ermeniler 1915’te bu yüzden mi sürüldü? Tehcir uygulaması bu düşünceden çıkmadı. Ermeni meselesinde ağırlığı, ‘1914’te Birinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesi ve Osmanlı ordusunun Sarıkamış’ta hücuma geçip başarılı olmaması, Rus karşı taarruzunun ise başarıyla sonuçlanıp Rusların Doğu Anadolu’yu işgal etmesi’ gibi beklenilmeyen bir sürü olaya vermek lazım. Tehcir’in ilk sebebi Rus ilerlemesiydi. Unutmayınız ki, 25 Nisan 1915’te Ermenilerin yaşadığı bölgenin büyük kısmı Rus işgali altındaydı. İttihat Terakki sadece kendi kontrol ettiği bölgedeki Ermenileri Suriye’ye gönderdi. Erzurum’un bir kısmı, Kars, Van gibi işgal altındaki bölgede yaşayan bir milyon Ermeni ise Rus ordusuyla 1917’de geri çekilirken, onunla birlikte bugünkü Ermenistan’a gitti ve onun nüfusunu oluşturdu.
Yazının devamını okumak için tıklayın.