“Aslında AKP, Kürt açılımıyla, Kürtleri AKP’lileştirmeyi kastediyor. Kürtlere bazı rahatlamalar sağlayıp onları AKP kanalıyla sisteme entegre etmeye çalışıyor.”
“AKP’li bürokratların önemli kısmı Cemil Çiçek gibi devletçi-milliyetçi görüşe sahipler. AKP’nin kendi bürokrasisi de açılımlara direniyor.”
“Sistem, büyük davalar gütmekten vazgeçen partiye müthiş kadrolaşma ve rant imkânı sağlıyor. İktidara gelen siyasi parti kendi zenginini yaratıyor. AKP zenginleri de oluştu.” * * *
NEDEN: MUSTAFA ERDOĞAN
AKP, genellikle kendisinden daha ‘sağda’ olan partilerin ve gazetecilerin eleştirileriyle karşılaşıyor. AKP’nin demokrasi ve sivilleşme yolunda atmaya çalıştığı adımlar büyük tepki topluyor ama AKP’nin demokratikleşmede ‘ayak sürümesi’ ciddi bir biçimde sorgulanmıyor. AKP yedi yıldır tek başına iktidarda ve bu partiyi eleştirileriyle ‘geriye’ doğru çeken çok ama, onu ‘ileriye’ doğru iten çok az. Mustafa Erdoğan, AKP’ye yönelik o ‘çok az’ sayıda olan eleştirileri dile getiren biri. Türkiye’nin önde gelen entelektüellerinden olan anayasa hukukçusu Prof. Mustafa Erdoğan, AKP’nin Kürt açılımındaki hatalarını, partinin tabanındaki ve kısmen yönetimindeki tutuculuğu, kadrolarındaki milliyetçi dindarlığı, askerî vesayet karşısındaki belirsiz tavrını, ülkeyi sivilleştirmedeki ayak sürümelerini, AKP’nin açılımlardan, demokratikleşmeden ne anladığını ciddi bir biçimde eleştirerek, AKP’nin ve Türkiye’nin gerçek sorunlarını çok çarpıcı bir biçimde analiz etti. Liberal Düşünce Derneği’nin kurucularından olan Hacettepe Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Mustafa Erdoğan anayasa teorisinin yanı sıra siyaset teorisi ve insan hakları üzerine dersler veriyor. Erdoğan’ın, ‘Türkiye’de Anayasalar ve Siyaset’ adlı kitabının yeni baskısı geçenlerde yapıldı. * * *
NEŞE DÜZEL: Başbakan’ın “Bize gaz vermeyin” demesinden sonra, siz bir yazı yazarak AKP yönetiminde bir kafa karışıklığı olduğunu söylediniz. Ne tür bir kafa karışıklığı var AKP yönetiminde? MUSTAFA ERDOĞAN: AKP’de hep öyle bir kafa karışıklığı var. AKP önce, bir sorunun üzerine kararlı bir biçimde gidecekmiş gibi yapıyor. Sonra bir bakıyorsunuz, ya geri adım atıyor ya da “Canım beni fazla dolduruşa getirmeyin” diyerek o sorunla ilgili bir bocalama dönemine giriyor. Oysa AKP’nin yapmak istediği bazı temel işler vardı.
Neydi o temel işler? Mesela... Türkiye’de daha demokratik bir yönetime geçilmesi, Kürt ve Alevi meselelerinin çözümü, Avrupa Birliği’yle uyumun sağlanması, bunun için mevcut askerî vesayet rejiminin tasfiye edilmesi, Silahlı Kuvvetler’in sivil idare tarafından denetlenmesi yönünde bir niyet beyanı vardı AKP yönetiminde. Ama şimdi öyle anlaşılıyor ki, AKP yönetimi bu konuda net değil. AKP, meselelerin büyüklüğü karşısında bocalıyor ve Silahlı Kuvvetler’le ilgili konularda sürekli geri adım atıyor. Ve kendisini eleştirenleri de, “Siz bizim kurumlarla aramızı mı açmaya çalışıyorsunuz” tarzında bir tarizde bulunuyor.
En çok hangi konularda bocalıyor AKP? En çok, Silahlı Kuvvetler’in sivil otoritenin denetimi altına alınması, askerî vesayetin tasfiye edilmesi konusunda bocalıyor. Türkiye’deki sistemin en kritik konusu da bu zaten. Bu ülkenin, Kürt ve Alevi meseleleri, işsizlik, yoksulluk gibi başka pek çok sorunu var ama... Aciliyeti bakımından en temel sorun, Silahlı Kuvvetler’in, herhangi bir Batı demokrasisinde olduğu gibi, bizde de sivil, demokratik otoritenin kesin ve tam kontrolü altına alınmasıdır. Çünkü Türkiye’nin diğer bütün sorunlarının çözümü, sistemdeki askerî vesayet sorununun çözümüne bağlıdır.
Neden AKP demokratikleşmeyi sağlayamıyor? Bunları söylerken, bu tesbitleri yaparken AKP’ye de haksızlık yapmamaya çalışıyorum. Çünkü AKP bu ülkede demokratikleşme için en çok çaba harcayan siyasi parti ama... Demokrasi, AKP’nin hedeflerinden biri olsa da, diğer partiler gibi o da, demokrasiyi kendi başına bir değer olarak ele almıyor. Zaten Türkiye’de hiçbir siyasi parti demokrasiyi kendi başına bir değer olarak görmüyor. Demokrasiye böyle araçsal yaklaşılınca, demokratikleşme konusunda bir kararlılık gösterilmiyor ve ortaya bir irade zaafı çıkıyor tabii. Ayrıca Türkiye’deki sistem de siyasi partilerin ‘değişim iradesini’ kırıyor.
Sistem bunu nasıl beceriyor? Sistem, büyük davalar gütmekten vazgeçen partinin önüne müthiş bir kadrolaşma ve rant dağıtma mekanizması koyuyor. zaten bu ülkede siyaset, neredeyse zenginleşmenin birinci aracı oluyor. İktidara gelen her parti kendi zenginini yaratıyor. Böylece siyasi partiler, ülkeyi demokratikleştirmek, askerî vesayeti kaldırmak, Kürt meselesini çözmek için riskler almak yerine, taraftarlarına, tabanına, kadrolarına devletin imkânlarını dağıtıyor ve hiç risk almadan, başını derde sokmadan durumu idare ediyor. AKP de işte zaman zaman böyle düşünüyormuş ve bu yöne evrilirmiş gibi bir izlenim veriyor. Nitekim AKP de kamu kesiminde epeyce kadrolaştı ve epeyce AKP zenginleri oluştu.
AKP demokratikleşmeyi henüz kendi bünyesine sindiremedi mi? AKP’nin kendi yapısından ve tabanından kaynaklanan bir sorunu var. Hem tabanda, hem yönetimde ‘statükocu güçler’ gibi düşünenler var. AKP, yüzde 47 oyu sadece demokratlardan almadı. AKP’nin genel tabanı muhafazakâr tabandır. Ve bu dindar taban aynı zamanda milliyetçi bir tabandır.
Dindarlıkla milliyetçilik bağdaşabilir mi? Ben de dindarlara hep bu ikisini nasıl bağdaştırıyorsunuz diye soruyorum. Dindarlıkla milliyetçilik teorik olarak bağdaşmaz ama, dindarlıkla milliyetçilik bizde iç içe geçmiş durumda. Bu da kültür içinde oluşmuş bir şey. Diyanet modeli Cumhuriyet’le ortaya çıkan bir şey değil. Devletin dini kontrol etmesi, bizim geleneğimizde olan bir model. Bizde toplum, devletle dini iç içe algılamaya alışmış. Dolayısıyla bizde dindarlık, ahlaklı ve dinî olmaktan çıkıp siyasi bir tutum haline de gelmiş. Yani dindarlık, otoriteye ve devlete nasıl baktığınızla ilgili hale gelmiş. Bu yüzden dindarlık milliyetçilikle çok zıtlaşmıyor bizde.
Peki, hangi noktada ayrılıyorlar? Milliyetçilikte toplumu kontrol eden, yöneten otoriteye, toplumun olduğu varsayılan devlete saygı veya tapınma esastır. Dindar bu işi tapınmaya götüremez ama otorite sahiplerine itaat eder. Bu gelenekte eleştirmek ve muhalefet etmek yerine itaat var. Ayrıca bizim İslami kültür geleneğimizde bir de anarşi korkusu vardır.
Anarşi korkusu nedir? Bizim hem Anadolu’daki tarihimiz hem de İslam tarihi açısından en temel korkularımızdan biridir anarşi korkusu. Merkezî otoritenin kaybolmasının, toplumu anarşiye sürükleyeceğinden korkulur. Kaosa, fitne ve fesada ve tarihimizdeki fetret dönemine sürüklenmemek için, ‘zalim ve kötü de olsa devlete, otoriteye itaat etmek lazım’ diye düşünülür. Bu zihniyet, halkımızın kültürel kodu haline gelmiştir. AKP’nin işte böyle bir tabana dayandığı unutulmamalı.
Dindarlık mı milliyetçilik mi kuvvetli AKP’nin tabanında? İkisi iç içe geçmişler ama milliyetçilik dindarlığı kontrol ediyor diyebilirim.
AKP’nin tabanı tam olarak nasıl bir taban? AKP’nin teşkilat yapısının da, tabanının da demokrat olduğu söylenemez. AKP’nin çekirdek tabanının temel problemi, 28 Şubat’ta gördükleri baskıdan kurtulmaktır. Bu taban, demokratikleşmeyi, kendisini baskıdan kurtardığı ölçüde ister. Bu tabanın önemli bir kısmı, kendisi baskı altında değilse, iktidarın baskıcı olmasına pek karşı çıkmaz. Otoriter yönetime “hayır” diyen bir taban değil bu. AKP’nin çekirdek tabanında böyle bir demokratik sorun var. Ama AKP yönetimi, tabanın bu yanını kontrol altında tutuyor. Çünkü AKP demokrasiye mahkûm!
Anlamadım... AKP yönetimi, partinin, Türkiye’yi demokratikleştirmeyi hedefleyen imajının canlı kalmasını istiyor.
Bu imaj canlı kalmazsa ne olur? AKP, 28 Şubat sürecinde baskılardan bunalmış olan kendi tabanına nefes aldıramaz, onların özlemlerinin hiçbirini gerçekleştiremez. AKP, sadece kendi tabanına yönelik bir demokratikleşme ve özgürleştirme yapamaz. Kendi tabanını ferahlatabilmesi, onların ‘türban, katsayı’ gibi haklı sıkıntılarını çözebilmesi için daha genel bir desteğe ihtiyacı var AKP’nin. Bu genel destek ise, daha büyük kitlelere hitap eden işler yapmayı, ülkede daha genel demokratikleşme adımları atmayı gerektiriyor.
Yazının devamını okumak için tıklayın.