Mahkeme filmlerini sever misiniz? Ya da siyasi entrika gerilimlerini? Ben eskiden bayılırdım. Bunlar belli formül ve kalıplara göre yazılır ve asıl keyfi de buradadır. “Janr” ya da “tür” dediğimiz kalıplar izleyicideki peşin beklentilere dayanır. Kahramanın başına çorap örülmüştür, filmin sonunda masumiyeti kanıtlanacaktır, bunu baştan biliriz. Sarsılan adalet duygumuz nihayette tamir olacağı için filmi sürükleyici kılan her tür senaryo hilesini izlemeye razı oluruz.
Zaten abartma payı eğlence dozunu arttırır, sanatta abartmadan hiçbir şey söylenemez, o yüzden bu tür senaryolar zekâmızı çok zorlamamak kaydıyla biraz gerçeklikten uzaklaşırlar. Çünkü gerçeklik daha çirkin, daha vahşidir çoğunlukla, eğlendirici değildir. Gerçekliği eğlenerek değil mideniz bulanarak izlersiniz.
Tıpkı benim Nedim Şener ve Ahmet Şık’ın önce gözaltına alınıp sonra tutuklanmalarını midem bulanarak izlediğim gibi. Gerçekliğin ne kadar bayağı ve vahşi olduğunu bir kez daha hatırladım.
O kadar çok Amerikan filmi izlemişim ki, dedim kendime, hangi ülkede yaşadığımı unutmuşum, Türkiye’de adalet ve hukuk denen şeyin nasıl keyfî işlediğini daha doğrusu işlemediğini unutmuşum.
Bunun bir film olması da gerekmez. Gerçekten demokratik ve medeni bir ülkede olsaydık, Ergenekon Savcısı’nın yapacağı tek şey, o da belki çok kişisel merak duyduğu için, birkaç itibarlı gazetecinin görüş ve bilgilerine başvurmak olurdu. Bu nedenle onları makamına davet ederdi mesela. Haydi, öğle yemeği yerdi demeyelim, çok Hollywood olmasın. Medeni bir bilgi alışverişi ve sohbet geçerdi aralarında, sonra da herkes teşekkür edip evine ve işinin başına dönerdi.
Ama, dedim kendime, Amerikan filmi izlemiyorsun. Türkiye’de üretilmiş dört dörtlük bir hukuk rezaleti ve demokrasi skandalı izliyorsun.
Yazının devamını okumak için tıklayın.