Bu isimde bir Nâzım Hikmet şaheseri var elimde. Cep ajandası boyutunda minicik bir defter. Kutusundan çıkardığımda ne yapacağımı bilemedim. Zaman tüneline girmiş kadar heyecanlandım, şahsi eşyaya dokunmuşum gibi tedirgin oldum; elimde tuttuğum gerçek yaşanmışlık parçası beni büyük bir hüzne sürükledi, yapılan işin güzelliği de büyük bir heyecana. Bu bir yayıncılık olayı.
Alt başlık her şeyi açıklıyor: “Çankırı’dan Piraye’ye Mektublar: Tıpkıbasım.”
Çizgisiz defterin ilk sayfasında bir ithaf var: “Karıcığıma geç kalmış bayram hediyesi. 1940 -10 ikinci teşrin. Nazım Hikmet.”
Belli ki kaliteli bir dolmakalemin ince mürekkebiyle yazılmış, inci gibi satırlar. Ancak bir ressam çizgisiz sayfaya bu kadar düzgün satırlarla, bu kadar güzel bir el yazısı yazabilirdi. Bugünkü “mektup” sözcüğü yerine hâlâ eski tarz “mektub” imlası kullanılmış.
Şiir biçiminde tutulmuş bir hatıra defteri diyebiliriz. Hapishaneden notlar. Sonradan şairin Dört Hapishaneden adlı kitabında yer almış çoğu bölüm; bazı mektuplar ise Memleketimden İnsan Manzaraları adlı kitabında tekrar işlenerek kullanılmış. Yani Nâzım’ın çalışma defterine de tanık oluyor, onun çalışma yöntemlerini ilk elden öğreniyoruz bu sayede. Anlık gelen sahnelerle zaman içinde kurgulanan kitaplar arasındaki yolculuk aydınlanıyor. Geleceğe malzeme böyle birikir yazarların defterlerinde.
“Bunu yapmak, çılgın yayıncı ister.”
Böyle demiş Memet Fuat hayattayken, annesi Piraye Hanım’a Nâzım’ın 1940 kasım ayında gönderdiği bu defterin tıpkıbasımı fikri ona ilk önerildiğinde. İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları ne kadar çılgındır bilemem, ama Memet Fuat’ın gelini Yeşim Bilge Bengü’yü şahsen tanıdığım için, yeterince tatlı bir çılgın olduğunu söyleyebilirim, kayınpederine böyle bir öneri yapmasına hiç şaşırmadım.
Yazının devamını okumak için tıklayın.