Türkiye’de bazı camilerin girişinde ahşap bir engel çıkar karşınıza, eşikte “Kadınlar giremez” yazılı tabela vardır, ama tabela yoksa bile yazılmış kadar olursunuz, insanların zihninde asılıdır o tabela çünkü, kadını dışlayan mekânların başında gelir camiler. O kadar çok kurala, yasağa, ıncık mıncık örf âdete bağlanmıştır ki kadının camiye girmesi, hani girmese daha iyi, alın caminiz sizin olsun diyesi gelir insanın, o yüzden de bildiğim kadarıyla çoğu kadın camiye pek sık gitmiyor.
Diyanet İşleri Başkanı Profesör Doktor Mehmet Görmez geçen gün kadınlardan özür dilemiş. Kendisini tebrik ederim. Cesur ve medeni bir davranış. NTV’de Nilgün Balkaç’la yaptığı söyleşiyi okudum. “Mimaride kusurumuz var, en izbe yerleri ayırmışız kadınlara; hizmette kusurumuz var, kadınları caminin atmosferine daha çok katacak şeyler yapmalıyız” demiş. Çok güzel demiş ama ben hiç umutlu değilim bu konuda.
Başkan Görmez sonra çok daha önemli bir şey söylemiş: “Gelenek dinin önüne geçmiştir.” Bu çok önemli bir saptama. “Kadının camiden uzak durması dinle ilgili değil gelenekle ilgili, maalesef törelerin, geleneklerin dinin önüne geçtiği konular var” diyor. Bana kalırsa türban dâhil her konuda yaşadığımız uygulamalarda gelenek dinin önüne geçmiştir, doğru. Türkiye’nin kavgası da dinle değil gelenekle galiba. Gelenek icat edilen bir şey çünkü. Sonradan olma, zamanın ihtiyaçlarına, siyasetin zorlamasına, toplumsal gerilimlerin dayatmasına göre ayarlanmış. Değiştirilemez bir şey de değil. Ama ben Türkiye’de, giderek Ortadoğu’da bu alanda değişimin çok zor olduğunu düşünüyorum.
Ve tam bunları düşünürken Bir+Bir dergisinin tarihçi Cemal Kafadar’la epeydir sürdürdüğü tefrika söyleşinin son bölümünde benzer bir konuya rastladım.
Yazının devamını okumak için tıklayın.