Seyahat yazarlığının önemli kavramlarından biri mekân ruhu. Gizemli bir varlığa işaret ediyor. Ama neye inandığımız konusunda biraz hileye açık, kolay istismar edilebilen bir olgu.
Bir yere geldiğimizde aniden heyecanlanırız, ah şu manzaraya bak deriz, şu tepenin kıvrımı, şu eski taş evin büyüsü... nedir aradığımız kelime? Kutsallık mı?
Tanrı eli mi değmiş olmalıdır, yoksa insan eliyle işlenmişlikten gelen bir yaşam ve ölüm döngüsü mü etkiler bizi? Doğa güçleri karşısındaki nihai kırılganlığımız mıdır mekân ruhu diye tanımlamaya çalıştığımız şey, yoksa tarihin bıraktığı derin izler mi, yani kültür mirası mı? Galiba hepsinden bir şeyler var.
Kavramın kendisinin bize romantizm döneminden miras olduğuna şüphe yok. Sanayi devrimiyle birlikte teknolojik oyuncaklarının kara büyüsüne kapılan insanlık, arada durup ruhunu arındırmak için bu romantik akımı icat etmiş.
Yabani çiçeklerin sardığı bir harabe, uzakta keçileriyle dolaşan bir çoban kızı, geçmişte yahut doğada aranan bir masumiyet, tamamen uydurmaca tabii, ama hayatta kalmak için gerekli. Sanayi ve şehirleşme yeni sefalet türleri yarattıkça, saf kalmış bir yer arayışı elbette yoğunlaşacaktı.
Mekân ruhu sahici değil demek istemiyorum, gerçekte var öyle bir şey, sanayiden önce de vardı, şimdi sanayiden sonra da hâlâ var ama inançlarımızla, eylemlerimizle, giderek kendimizi aldatma gücümüzle ilintili olduğunu da unutmamak lazım.
Turistik reklamcılık da bu sayede öteden beri kullanagelmiş mekân ruhu kavramını. Çekiciliği yadsınamaz. Kapadokya’da peri bacaları ve ilk Hıristiyanların mağaraları, Antakya’da bir Roma harabesi, Konya’da bir Mevlana türbesi, yahut şu anda benim durup baktığım Kazdağı’nda eski Yunan tanrılarının savaş hikâyeleriyle Yörük ya da Oğuz Türkmen boylarının göç hikâyelerinin birbirine karışmışlığı azımsanacak şeyler değil.
Yazının devamını okumak için tıklayın.