Kendimi ne zaman saçma bir durumda bulsam, tereddüt etsem, evet ile hayır arasında kalsam aklıma Albert Camus gelir.
Referandumun evet’i ile hayır’ı değil kast ettiğim, hayatın saçmalığından söz ediyorum. Gözümüzdeki perde kalkıp da tam olarak gerçeğe baktığımız ender anlarda olur bu –hayat boştur, varoluş anlamsızdır, ne yapsak faydasızdır, hatta bir şeyler yapmanın saçmalığı apaçık ortadadır ama... gene de yaparız bir şeyler işte, bu da insan olmanın tuhaflığı. “Demek ki felsefenin sadece iki çözümü var, evet ya da hayır” diye yazmıştı Camus, “Sisifos Efsanesi” adlı uzun denemesinde.
Hayatın saçmalığı karşısında ya umutla ya da intiharla, ya evet’le ya hayır’la, ama bir şekilde yüzleşmek zorunludur sanki. “Ciddi olan tek felsefi soru intihardır” diye başlıyor kitaba.
Saçmalıkla karşılaşan insan, gündelik amaçların, hedeflerin, gelecek kaygısının, bildiğimiz her şeyin ötesine geçmiş, karanlığa bakmıştır.
Camus sonunda cevabı bulur, ama ne intihardır cevap ne de umut, ne hayır’dır ne de tam evet, bir bakıma koşullu evet, Camus saçmalıktan üç sonuç çıkartmıştır: İsyan, özgürlük ve tutku.
O artık isyan etmiş bir insandır, baş kaldırmıştır, herhangi bir haksızlığa, adaletsizliğe karşı asla sessiz kalmayacaktır. Karanlığa bakış, saçmalığın mutlaklığı, aynı zamanda saçma bir özgürlük vermiştir ona. Madem her şey anlamsız, öyleyse ben de özgürüm.
Ama ne yapacak o özgürlükle? Bir tutku besleyecek. İnanç ya da umut değil, sadece tutku. Kendini adamak. Saçma da olsa bir şeyler yaratmaya adamak kendini.
Saçmalığın en tipik kahramanı Sisifos’tur tabii; tanrıların cezalandırdığı adam, bir kayayı dağın tepesine taşımaya mahkûmdur, kaya her defasında yeniden yere yuvarlanır, Sisifos’un çilesi her gün yeniden başlar.
Yazının devamını okumak için tıklayın.