Amerikalı arkadaşlara İstanbul Modern Müzesi’nde buluşmayı önerdim. O sayede Hüseyin Çağlayan’ın bu haftasonu bitecek sergisini tekrar görme şansım oldu.
Bir videoda, gerçekliğin olağan bakışla göremeyeceğimiz boyutlarına girmiş kamerasıyla; beden kıvrımlarında mı, kumaş katmanlarında mı yoksa balık yüzgeçlerinde mi dolaşıyoruz?
Ses bandında Çağlayan yapıtı açıklıyor; iç ve dış birbirine karışsın istemiş belli ki. Hayattan alınmış bir kesit kendine baksa nasıl görünürdü? Böyle bir oyun oynamış. Gerçekliğin kendine nasıl baktığına bakıyoruz. “Bu sanat mı? Bilmiyorum. Sanat nedir ki? Bunu tanımlamak iyice zorlaştı artık” diyor Çağlayan.
Moda ile sanat arasındaki bir çizgide dolaştığı için soruyor belki bu soruyu. Ama şurası kesin: Gerçekliğe farklı bakmak, alışılmadık açılardan görmek peşinde. Doğduğu Lefkoşa’nın ve meşhur olduğu Londra’nın sokaklarını iyi özümsemiş, oradan atlıyor hayallere: Bilgisayar ortamında yolculuğa çıkmış yapay mankenler, canlı mankenlerin gerçek bir podyumda veya bir rüya kurgusunda dolaşmaları, bedeni terk eden pilli giysiler, giysisini kaybetmiş bedenler, kimliğini arayan insanlar...
Hayat nedir, sorusunu sordurttu bana ve hemen “Bağımlılık yaratan bir performans endişesi” diye cevapladım kendi sorumu. Peki, sanat nedir? İşte aynı böyle, gerçekliğe beklenmedik açılardan bakmak.
Kendi kendime oynadığım bir oyuna döndüm sonra. Ben kahvede oturur, camdan sokağın ve gerçekliğin nasıl yansıdığına bakarım hep. Sanatın ne olduğunu tanımlamasa bile, sanata neden ihtiyacımız olduğunu hatırlatır bana.
Doğrudan gerçekliğe değil de yansımalarına bakarsanız çok farklı görünüyor. Cama bakıyorum, her şey başka. Neden? Çünkü tam içinde değilim.
Yazının devamını okumak için tıklayın.