“Bir metin bir başka metni okur” demişti felsefeci Derrida. Baş döndürücü sonsuzluk çağrıştırıyor bu düşünce, ama iki ayna arasında durup çoğalmaktan daha ilginç, çünkü farklı metinler birbirini okudukça bambaşka şeyler çıkabiliyor ortaya, daha çok bir derinlik- uçurum kurgulaması da diyebiliriz buna.
İstanbul Modern Müzesi’nde Ani Çelik Arevyan’ın fotoğraflarına baktıkça, o derinlikte epey yol aldım gibi geldi bana.
Yatay çizgiyle ortadan bölünmüş renkli fotoğraflar bunlar. Üst şeritte sanatçının kendi koleksiyonundan –bir kadının gardırobundan- çeşitli giysiler, el çantaları, aksesuarlar dizilmiş; ayakta ya da oturur halde pantolonlar, kolunu kaldırmış bluzlar, içi boş giysilere çeşitli pozlarda verilen kuklamsı duruş şekilleri ve ışığın kontrolü açısından kurgulanmış bir ortamdayız; hepsi de ilginç giysi ve aksesuarlar, post-modern, ultra modern, sanki kumaşın hiç kesilmediği, Japon modacı Issey Miyake’nin heykelimsi tasarımlarını andırıyorlar, çoğunlukla dikey çizgiler hâkim.
Alt bölümde ise ters çevrilmiş doğa fotoğrafları var, çoğunlukla orman manzaraları, baş aşağı duran ağaçlar egemen, gövdeleri, dalları ve yapraklarıyla.
Fotoğraflardaki ara çizgi öyle güzel bir derinlik hattı oluşturmuş ki, uzaktan bakınca giysiler bol gökdelenli şehir siluetleri gibi duruyor; bir şehirle bir park aynı suda mı yansımış, yoksa şehir merkezindeki bir parkın içinden New York’un, Tokyo’nun, Londra’nın siluetini mi seyrediyorsunuz, böyle ilginç yanılgılar oluşuyor insanın gözünde.
Gerçekliğin altına mı bakıyorum, üstüne mi? Nesnelerin dizildiği o yapay siluet, o garip cansız defile sanki bilincimizi temsil ediyor da, alttaki doğa görüntüleri ve ağaç kökleri bilinçaltı mı? Hangisi doğal, hangisi yapay? Ruhla beden mi tersyüz edilmiş? Kır ve şehir çelişkisi mi, kültür ile doğa karşıtlığı mı inceleniyor? Giysi dediğimiz nesnelerde doku ve iplik gibi doğal parçalar var da, doğada insan eli değmişlik hiç mi yok?
Bir labirentte durduğumuzu anlıyoruz böylece.
Yazının devamını okumak için tıklayın.