Merhaba Ahmet Amca. Ben Serap, hatırladın mı? Hani 20 Kasım 2009’da İstanbul’da dershaneden dönerken, otobüse atılan molotof kokteyli ile yanıp, daha sonra da bu dünyadan göçen Serap. Panikleme hemen, endişelenme! Ölümümden ne seni ne de Kürtleri sorumlu tutacağım. Ne “vatan, canım sana feda” diyeceğim, ne de “şehitler ölmez vatan bölünmez”. Biliyorum ki
ben öldüm. O,
homo politicus’lara özgü hırslarınız, kitleleri yönlendiren söylevlerinizle artık aramızda çoook kalın bir duvar var. Çünkü
ben, öldüm!
Ölümün ne olduğunu biliyorsun değil mi?
Ben de öldüm tıpkı Liceli Ceylan gibi ve ne yazık ki daha fazla acı çekerek. Liceli Ceylan bu köşede Ahmet (Altan) Amca’sına bir mektup yazmıştı. Ben de şimdi sana yazıyorum.
Senin de onyedisinde kızların oldu, dağda ölen yeğenlerin ve hatta gidip de hiç haber alamadığın yakınların... Şimdi yüzündeki derin çizgiler, yürürken hafif sallanarak ve biraz da öne eğilmiş halin, yaşından ziyade, çektiklerinle ilgili ki ben bunu da biliyorum.
Herkesin,
Qesiri Qenco’nun Nizam-ul Mülkü, gamsız Ahmet Ağa bildiği kişi değilsin elbette. Diyarbekir Cezaevi yalnızca fiziğini çökertmedi, derin yaralar da açtı yüreğinde. Gururunu kırdı, onurunu zedeledi. Bu yüzden öfkeni, mağrur beglik gururun bile gizleyemedi zaman zaman. Seni de diğer Kürtleri de suçla(ya)mıyorum. Ama Nâzım Hikmet’in bir şiirini de size hatırlatmam gerekli gibi sanki;
“kabahat senin, / demeğe de dilim varmıyor ama / kabahatin çoğu senin, canım kardeşim!” Ezberinde olduğundan emin olduğum bu şiirin baş tarafını da hazır olduğunda, beglik cesaretine ve onuruna yeniden sahip olduğunda, diğer Kürtlere de sen okursun değil mi?
Ölmeden kısa bir süre önce, Diyarbakır’da ‘Serok’larının 15 cm küçültülen hücresini protesto eden Aydın Ağabey’in öldürüldüğünü duydum.
Yazının devamını okumak için tıklayın.