Edgar Heilsenrath, Nazi ve Berber romanında, Max Schulz adında bir Nazi savaş suçlusunu anlatıyor ve birçok insanın katlinden sorumlu olan Schulz’a anlatı boyunca ‘kitle katili’ diyor.
Çünkü romanda anlatılan Max Schulz, savaş sırasında binlerce insanın öldürülmesinden sorumlu olan biridir.
Derken savaş biter, yüzlerce savaş suçlusu gibi, Max Schulz da adaletten ve yargılamadan kaçmaktadır ve yakalanmamak için; insanların kitle halinde yakıldığı toplama kamplarından birinde, ensesine kurşun sıkarak öldürdüğü ve bir zamanlar dostu, komşusu ve ona berberlik mesleğini öğretmiş olan Yahudi Itzıg Finkelstein’in kimliğine bürünür.
Ve Max Schulz, romanın ilerleyen bölümlerinde, öldürdüğü insanın, yani Itzıg Finkelstein’ın kimliğini almış olarak, 1947-48’lerde, vaat edilmiş topraklara doğru göç eden Yahudiler’in arasına karışır.
Orada, Filistinliler’e karşı savaş açan Yahudi gizli örgütlerinin en aktif militanı olur.
İsrail devleti kurulduğunda, ‘kitle katili’ Max Schulz yeni kurulan bu Yahudi devletinin saygın ve bol paralı yurttaşlarından biridir artık. İsrail’de, toplama kampından sağ kurtulmuş ama yaşadığı dehşet karşısında travma geçirip dili tutulan Yahudi bir kadınla evlenir.
Fakat hani derler ya, ‘insanın geçmişinin, bir gün gelip onu bulamayacağı yeryüzünde hiç bir yer yoktur’ diye.
Schulz’un bu kanlı geçmişi, 1970’li yıllarda onu nihayet gelip İsrail’de bulur.
Ergenekon Davası’nda yargılanacak olan sanıkların bir kısmının yaşadığı geçmiş, onları bulup ortaya çıkarıyor ve onlar tıpkı Max Schulz gibi, uluslararası savaş suçlusu olarak tanımlanmayı hak ediyor.
Açıktır ki, Ergenekon soruşturması, Fırat’ın ötesine doğru derinleştikçe, bu dava ulusal hukukun sınırlarını zorluyor ve uluslararası hukukun ilkelerini, normlarını çağrıştıran bir muhteva kazanıyor.
Yazının devamını okumak için tıklayın.