Ergenekon davası, Türkiye’nin geçmişiyle yüzleşmesi ve bu geçmişle hesaplaşmasına dair umutları arttırdı.
‘Ergenekon ve Kürtler’,
‘Ergenekon ve Sol’,
‘Ergenekon ve Fırat’ın Doğusu’ hararetle tartışılıyor.
Bu konuda, yazdığım beş yazıda, “1990’lı yıllarda bütün Avrupa’da tasfiye olan bu örgütün, Türkiye’de tasfiye edilememiş olmasının en önemli sebebi Kürt sorunudur,” dedim.
Bu gerçeği tartışmak bile çok gereksiz.
Yazdıklarım, hem Kürtler’i hem Türkler’i etkilemiş düşünce akımlarıyla, yüzyıllık bir muhasebeye davet niteliği taşıdığı için herkesi memnun eden şeyler değil.
İttihatçılık ta başından beri birçok bakımdan Kürtler’le alakalıydı.
Ermeni, Süryani ve Asurî halka karşı gerçekleşen pogromlarda önemli bir rol oynayan Dr. Reşit’in Ergenekon dosyasında, benzerini bulmak zor olmasa gerektir.
Kürt toplumunda bugün, Dr. Reşit’e 1915’teki katliamlarda yardım eden Şikaftanlı Omero gibi yüzlercesi var ve bunlar Diyarbakır Cezaevi’nde yetiştirildiler.
Çoğunun kaderi de Omero’ya benzedi, işledikleri cinayetler bir gün ortaya çıkmasın diye tıpkı Şikaftanlı Omero ve akrabası Mustafa gibi, günümüzün Bahattin Şakirleri tarafından öldürüldüler.
Abdulkadir Aygan son anda akıl edip İsveç’e sığındı da ölümden böylelikle kurtuldu.
İttihatçılar tarih boyunca ‘en iyi Kürtün ölü Kürt’ olduğuna inandılar.
Kurtuluş Savaşı’nda Selanikli Mustafa, başta Diyarbakırlı Mustafa’dan (Cemilpaşazade) destek talep eder ve bu desteği birçok Kürt ağalarından ve beylerinden, çeşitli vaatlerde bulunarak almayı başarırken, Kürtler’in gelecekte siyasi varlıklarının garantisi gibi görülen cemiyetlerini de kapatmaktan geri kalmıyordu.
Yazının devamını okumak için tıklayın.