Ergenekon iddianamesinin içeriği henüz bilinmiyor. Buna rağmen, bu iddianamenin Türkiye’nin en azından son çeyrek yüzyılıyla hesaplaşması ve bu dönemde işlenmiş hak ve yaşam ihlallerini sorgulaması üzerine inşa edilmiş bir iddianame olmadığı anlaşılıyor.
Bu iddianame güçlü ve kapıları birer birer aralamaya son derece elverişli bir ilk adım. Ama bundan sonrası, sadece yargıçların niyetine ve becerisine bağlı bir şey değil.
Çünkü geçmişle yüzleşmek ve bu karanlık geçmişi sorgulamak için toplumsal talebin güçlü dinamikler üretmesi gerekiyor.
AKP-Ordu ikilemiyle soruna yaklaşmak, maalesef bu sözünü ettiğim dinamiklerin ortaya çıkmasını engelliyor.
Geçen hafta yazdım, özellikle Kürt illerindeki suskunluğu anlamaya çalışıyorum. İnsanlar, Susurluk ve Şemdinli’de olduğu gibi hayal kırıklığı yaşanacağına inanıyor olabilir.
Eğer gerçek ve derinlere inen bir sorgulama ve yüzleşme olacaksa, bu iddianamenin 1980 hatta 1970’li yıllardan bu yana işlenen suçları kapsaması gerektiğini savunmak da mümkün.
Dava sürecinin AKP’ye belli bir siyasi güç ve itibar sağlayacağına, bu gücün ve itibarın da demokratikleşme ve Kürt sorununun demokratik çözümü meselesinde boşa harcanacağına dair bir kanaate de sahip olabiliriz.
Hatta dağlardan her gün ölüm haberlerinin geldiği bu savaş koşullarında, Türkiye’nin geçmişiyle yüzleşebileceğine inanmayabilir, bu koşullarda da 25 yıldır süren iç savaşın karanlıklarına ve bilinmezliklerine ışık tutmayan, tutamayan böyle bir iddianamenin, bizi umutlu kılmadığını savunabilir, ve en önemlisi, Şemdinli iddianamesi, Susurluk davası gibi davaların yarattığı hayal kırıklığıyla kuşatılmış olabiliriz.
Yazının devamını okumak için tıklayın.