Hrant Dink’i çok geç tanıyanlardanım. Onunla tanıştığım gün geliyor şimdi aklıma.
Hrant Dink, birbirini yeni tanıyanların arasında hep var olan ve belli bir ihtiyatla korunan mesafeleri sımsıcak sözleriyle bir anda yıkabilen insanlardandı.
Hrant’la tanıştıktan sonra bende yer eden duygu bu oldu.
Kalleşçe öldürülmeden birkaç yıl önceydi, Mardinli bir dostum aramış ve “çok kültürlülük ve barış üstüne bir panel yapacağız, panelimizde bir Ermeni, bir Süryani, bir Türk, bir Kürt, bir Arap konuşmacı olsun istiyoruz” demişti.
Ermeni olarak o anda aklıma gelen isim Hrant oldu.
Onu arayıp Mardinlilerin bu isteğini ilettiğimde, ne çok sevinmişti Hrant.
Bir Ermeni aydını ve yazarı olarak gelecekti Mardin’e. Aynı tarihte Almanya’dan bir heyet bekliyordu ve dedi ki, “bu görüşmeyi bir başka güne alabilirsem Mardin’de olacağım.”
Hrant, Mardin’e gelemedi, ama Diyarbakır Barosu’nun demokratikleşme ve Kürt sorunu üstüne yaptığı toplantıda birlikte olduk. O ve Ahmet İnsel İstanbul’dan, ben Ankara’dan hareket ettik aynı gün ve sabah saatlerinde Diyarbakır’ın Dağkapı semtinde küçük bir ciğerci lokantasında buluştuk. Bu küçük lokantada, bizi misafir eden Sezgin Tanrıkulu ile birlikte ciğer kebabı yedik.
Ne çok ihtiyat, ne çok tedbir öneriyordu Kürtlere. “Aman ha” diyordu, “aman ha, çok değil yüz yıl önce bu topraklarda olup bitenleri sakın unutmayın.” Ve tarihi hatırlatıyordu. Tarihte kendi halkının yaşadığı tehciri, zulmü Kürt halkının yaşamasını istemiyordu.
Ermeni halkına geçen yüzyılın başında verilen ve sonra da tutulmayan vaatlerin, onun halkını nasıl yıkıma, sürgünlüğe sürüklediğinden söz ediyor, tarihin bu biçimiyle tekrar bu topraklarda tekerrür etmemesi için, halkların uyanık olmaya ihtiyacı var diyordu.
Yazdıklarıyla, söyledikleriyle bizim unutmaya yatırdığımız toplumsal hafızamızın içine hep çomak sokmakla meşguldü Hrant. Unutmanın, unutturulmanın amansız düşmanıydı. Geçmişimizle yüzleşmeye, bu geçmişi sorgulamaya dair uzun bir yolculuğa davet ediyordu bizi her defasında.
Yazının devamını okumak için tıklayın.