Şüphenin kanıtı yoktur; ama ihanetin kanıtı vardır.
Ve şüphe duymak kolay, ama onu yok etmek zordur.
Kanıtı olmayan şüphe, Benerci’ye kendini öldürtür...
Oysa ihanetin hem bedeli hem kanıtı vardır.
Güngören katliamı, ihanetin bedeli ve ihanetin kanıtıdır.
Katliamı kimin yaptığını henüz bilmiyoruz.
Kanıtı olmayan şüphelere sahibiz sadece.
Ama bu katliamı yapanların bu ülkeye ve bu ülkenin insanlarına ihanet ettiklerini ve bu ihanetin bizi acıya ve yasa boğan sonuçlarını da, amacını da biliyoruz.
Güngören katliamının açıkça söylemek gerekirse bir tek amacı olabilir, o da Kürtler ve Türkler arasında bir etnik çatışma yaratmaktır.
Böyle bir savaşı kim istiyorsa lanetlenmelidir.
Böyle bir savaşı sadece istemek yetmez tabii, sonuçlarına da katlanmayı göze almak ve bu ölçüde de ‘güçlü’ ve pervasız olmak gerekir.
Ergenekon davasının 2500 sayfasında, kimlerin, bu lanetli gücü elde etmek için düşünsel ve eylemsel manada kendilerine yakın olan Kemalist aydınları bile, sistemli olarak nasıl da infaz edip sonra da cenaze törenlerine katıldıkları, Kürt savaşının nasıl kullanıldığı, bir bir yazılıdır.
Ama öte yandan, hiçbir Kürt şu yalın gerçeği görmezlikten gelemez:
Çatışmaların her iki halk arasında yarattığı ve gittikçe büyüyen etnik hınç ve öfke açıkça gösteriyor ki, PKK’nin yürüttüğü silahlı mücadele, artık etnik bir çatışmayı göze almadan yürütülemez.
Bu gerçeği, Öcalan’ın Ergenekon savcısına ifade vermek istemesinden tutun da –haklı bir talep bu ve desteklenmelidir- yine iddianamede Öcalan’ın PKK’yi silahsızlandırmak için Özel Kuvvetler Komutanlığını bile şaşırtan tekliflerinden dahi anlamak mümkündür...
Güngören’de, olay yerine gelen hükümet ve emniyet yetkilileri o gece medyanın bütün ısrarlarına rağmen ‘eylemi PKK’nin yaptığına’ dair herhangi bir açıklama yapmadılar ve bu yollu bir bilgi vermediler.
Yazının devamını okumak için tıklayın.