Geçen hafta bana mail yazan Trabzonlu bir okurum böyle diyordu ve soruyordu sonra da: “Gerçekten merak ediyorum; bilmem şu kadar askerin daha mayına basıp gövdelerinin dağıldığı haberi aldığınızda ne hissediyorsunuz, adaletin yerini bulduğunu düşünüyor musunuz? Çözüme doğru, ölen asker sayısınca adım atılmış olduğuna inanıyor musunuz?”
Okuruma, bu soruların anlamı hakkında ne düşündüğümü ve ne hissettiğimi yazdım, o da bana yeniden uzun bir mektup gönderdi. Hem bunu, hem de tesadüf bu ya, aynı günlerde Baran adlı okurumun gönderdiği mektubu, kısaltarak, ama yorumsuz paylaşmak istedim.
Önce Trabzonlu dostun mektubuyla başlayalım:
“Nezaketinize teşekkür ederim. Samimiyetin samimiyeti çağırdığının ya da en azından acı çektirmek nasıl pratik bir şeyse acı duymanın de öyle analitik bir şey olabileceğinin işaretiymiş gibi algıladığım bu cevabınız umudumu korumamı ve konumuz dışına çıkmak pahasına da olsa birkaç kelam etmemi mümkün kılıyor, bu nedenle ayrıca şükranlarımı sunarım.
“33 yaşındayım, Trabzonlu fakat Sakarya’da ikamet eden bir Müslümanım. Türkiye’deki Kürt halkının sorunu/Türk ulusçuluğu sorunu neredeyse içine doğduğum ve değişen açı ve mesafelerle de olsa kendimi bildim bileli takip ettiğim başat sorun olarak hem kişisel hem de siyasal gündemimin başörtüsü ile birlikte ilk maddesi olarak hâlâ sıcak ve keskin. ‘Tarihsel arka planı, toplumsal dinamikleri, ideolojik perspektifi, karakteristik özellikleri bir tarafa; son yıllarda, sorunun mahiyetini de değiştirecek çapta muhteva değişikliğine uğradığını/uğratıldığını; bu değişiklik, bir kısmını bildiğimiz bir kısmını da tahmin edebildiğimiz nedenlerle Türk tarafının işine gelirken, değişimin öznesi değil de nesnesi olmaktan kurtulamayan Kürtler’in, yıllardır süren bir kirli savaşı öyle ya da böyle sürdürebiliyor olmanın verdiği emniyetle sanırım, emir ve ezber dışı bir özeleştiriye kapı açmayarak öncelikle üsluplarına sirayet eden bir militarizmi bayraklaştırdıklarını düşünüyorum.
“Belki size çok romantik gelecek ama benim bölgede veya burada tanıdığım hiçbir Kürt yok ki, normal şartlarda hani karıncayı bile incitmez dediğimiz türden bir rikkatin çizgileri olmasın yüzünde. Ama yine karıncayı bile incitmez hiçbir Kürt tanımadım ki sorunu bir kere olsun merkeze PKK’yi koymadan tartışabilsin! Hem PKK’nin sebep değil sonuç olduğunu iddia etmek hem de hiçbir geleceği, çarpanı PKK olmadan hesaplayamamak bana biraz tuhaf görünüyor.
“Peki diyorum, ‘bu ya benimsin ya toprağın’ tutumunun, problemi daha da içinden çıkılmaz noktaya sürüklediği, oradan bakınca görünmüyor mu?”
Baran kardeşim, ‘oradan’ bakınca, gördüklerini şu sözlerle anlatmış:
“Orhan abi ben 19 yaşındayım. Dersimliyim, adım Baran. Adımın neden Baran konulduğunu sordum. Dediler ki doktor Baran diye bir yiğit vardı. On iki sene önceydi bu sorum. Artık adımın anlamını da, neden konulduğunu da, kardeşimin adının neden Şiyar olduğunu da biliyorum.
“Abdullah Öcalan yakalanana kadar Kürtlükle ya da Kürt olmamla bir alakam yoktu. Sonra bir de baktım Abdullah Öcalan yakalanmış, evdekiler sabaha kadar TV izlediler, evde hep bir Med TV vardı, ama ben ilgi duymuyordum.
“Sonra büyüdüm, amcamın o devasa kitaplığından bir iki kitap aldım. Amcam Aziz Nesin okumamı istedi, okudum, çok beğendim, yenisini okudum. Sonra Kürtçe örgendim, çünkü evde Kürtçe konuşuluyordu.
“Her sene Dersim’e gidiyordum. Sonra köye askerler geliyordu, gündüzleri. Bazen de gerillalar, geceleri. İşin ilginci ben çocukken askerlere ilgi duyuyordum. Bize ton balıklı konserveler veriyorlardı. Sonra sorular soruyorlardı. Tabii biz cevap vermiyorduk. Bizim köydeki ziyarete gidiyorlardı. İyi insanlara benziyorlardı, fakir fukaraya. Esmerlerdi, kavruktu yüzleri, zayıflardı. Gezmektendi herhalde. Gerillalara benziyorlardı yani. Zayıf, esmer, ve galiba savaşmak istemeyen.
“Sonra genç olduk. ‘Dörtlerin Gecesi’ni okudum. Kawa’yı, Kamıslı Katliamı’nı okudum. Sonra Doza Kürdistan’ı (Kürdistan Davası) ve böyle gitti.
“Aslında çocukken bütün Alevileri Kürt, bütün Kürtleri Alevi sanıyordum. Sonra zamanla böyle olmadığını gördüm, bir yandan da çok üzüldüm. Ama büyüyünce anlıyor insan, köken ayrıdır, din ayrı. Sonra Tunceli’nin aslında Dersim’e yapılan operasyonun adı olduğunu öğrendim.
“Neyse, Orhan abi öncelikle hâlâ o kurşun izlerini taşıyorsundur, o gün için tekrar geçmiş olsun.. Abim, kitabını bu yaz köyde okudum. ‘Hevsel Bahçesinde Bir Dut Ağacı’. Canip Yıldırım. Bu ismi daha önce duymuştum, ama öyle güçlü değil, kitabı bir günde okudum ve inan paramın her kuruşu helal olsun dedim, çünkü yeni bir şeyler öğrendim. Ermenilerin neler çektiklerini.. Canip abilerin neler çektiklerini. Apê Musa’nın kuyruğunun olup olmadığına bakmaları. Besê’ye küfürler. Dr. Şıvan ve 49’lar olayı. Ama her şeyden önce de Kürtçülük yapmamayı öğrendim. Belki Canip abinin sözlerinden. Abim, bir gün Canip abiye rastlarsan konuşursan veya görürsen öp benim için.
“Baran kardeşinden selamlar.”