Tehlikeli bir noktadayız. Şimdiye kadar sadece üniformalılar arasında süren bir iç-çatışma, siviller arası bir savaş olma yolunda hızla ilerliyor.
Bana bir okur, “Kürtlere dokuz il veririz, ama yine de onların isteklerine boyun eğmeyiz” diye yazmış.
Öyle bir yere geldik ki, Kürtlerin isteklerine “boyun eğmemek” adına ortaya atılan hiçbir düşünce, tekil değil artık.
Türkiye, düşündüklerini hayata geçirmek için, yasaymış, suçmuş filan aklına bile getirmeden, DTP konvoyu görünce, kimi vatandaşların sokağa fırladıkları bir ülke haline geldi.
Elinde satırla Adana’da evinden çıkan vatandaş karşısına çıkan insanı doğramaya hazır bir kıyıcılığı temsil ediyor.
O anda polisin müdahalesi durduruyor onu. Ama başka bir yerde Gaziosmanpaşa’da aralarında Kürtçe konuşan iki genç, satır darbeleriyle yaralanarak hastaneye kaldırılmaktan kurtulamıyor.
Korkulan oldu nihayet. Diyarbakır’da, üniversite öğrencisi gencecik bir insan, Aydın Erdem sırtından ve tek kurşunla öldürüldü.
Tokat’ta yedi asker şehit oldu. Çatışmanın yaşandığı ilçe, özenle seçilmiş, burası MHP’nin yüzde elli oranında oy aldığı bir yer.
Hangi hak, hangi talep, Aydın Erdem’in, Serap Eser’in ve yedi askerin hayatından daha kıymetli olabilir?
Ve hangi vatan toprağı, bu savaşta kaybettiğimiz elli bin insanın yaşamından daha değerlidir?
Ne olacak şimdi?
Bir ‘Kürt-Türk klasiği olarak’ gerilla ve kontr-gerilla savaşına devam mı?
Peki nasıl?
Bundan böyle, bir iç savaşı göze almadan İzmir’e, Adana’ya, Mersin’e asker cenazeleri ve aynı şekilde, Diyarbakır’a, Şırnak’a, Hakkâri’ye de gerilla cenazeleri gidebilir mi?
Bu halk Kürdüyle, Türküyle bu acıya katlanabilir mi, yeni acıların yasını tutabilir mi?
Kürtler ve Türkler, yirmi beş yıldır olduğu gibi, bundan böyle, gencecik insanların tabutlarını, acılarını içlerine gömerek ve sessiz sedasız, omuzlarında taşımaya tahammül edebilir mi?
Savaşan taraflardan birinin ordu merkezli Ergenekon iddianamelerine yansıyan tasarılarına, cinayetlerine, darbe planlarına bakın.
Yazının devamını okumak için tıklayın.