Bir zamanlar iki yüz, üç yüz bin işçinin, emekçinin, aydının, sosyalistin doldurduğu bir meydan, 31 yıl sonra, geleneği sahiplenen DİSK ve KESK’in öncülüğünde birkaç bin kişiyle teslim alındı. O unutulmaz 1 Mayıs marşı, pes perdeden de olsa yeniden yükseldi. 1977 kanlı 1 Mayıs’ını yaşamış, yine de yılgınlığa kapılmadan 1978’de 1 Mayıs’ı daha da görkemli kutlamış olanlar, eski günleri hatırladılar. Türkülerimizde işçinin, emeğin, devrimin, sosyalizmin olduğu; “İşçiden işçiden yana esiyor yel” dizesinin sadece türkülerde kalmadığı yıllara gittiler.
1980’den sonra rüzgâr döndü; yeller işçiye, emekçiye, sola karşı eser oldu. 80’lerin sonlarında sosyalist sistemin çöküşüyle azgınlaşan ve tarihin sonunu ilan edenler “Başka bir dünya mümkün” diye haykıranlara dil çıkartıyorlardı. İşçi sınıfından, emekten, sömürüden, emperyalizmden söz etmenin modası geçmişti artık. Dünyayı açıklamaya çalışırken bu kavramları kullanmakta ısrar edenlere bıyık altından gülüp “Sen hâlâ o çayırlarda mı otluyorsun” makamından dokundurmalar yapılıyor, böyleleri dinozor ilan ediliyordu.
Dün, 1 Mayıs münasebetiyle küçük bir yüzleşme yaptım kendimle: işçi sınıfı, emek, sömürü, devrim sözcükleri kalemimden çıkmayalı uzun zaman olmuş. İşçi sınıfı yok oldu, emek sömürüsü sona erdi de ondan mı? Bilinen biçimleri yanında yepyeni biçimleriyle derinleşen yoksulluk ve yoksunluk silindi mi ülkemizden? Globalleşen dünyada sömürü mekanizmaları değişse de özü değişmeyen emperyalizm sönümlenip bitti mi? Tabii ki hayır. Peki o zaman, neden unutulmasa da arka plana itildi bu konular, neden artık işçiden emekten yana esmiyor yel?
Bu köşeye ayrılan beş bin vuruşta enine boyuna tartışmak mümkün olamayacağı için, kafama takılan birkaç noktayı paylaşmakla yetineyim.
Bencileyin sosyalist soldan gelenler 1960-1970’lerin dünyasında ve Türkiye’sinde, temel çelişki, baş çelişki gibi kavramlarla pek haşır neşir olurduk.
Yazının devamını okumak için tıklayın.