Tercan’ın düşmandan kurtuluşunun yıldönümüymüş. Televizyonlar verdi. Özel birlikler, askerî-mülki erkân, milli eğitim mensupları ve halkımız: analar babalar, kardeşler, dedeler, nineler...
Küçücük bir kız; sevimli, güzel, pembe anoraklı. Yerel giysili mi, özel tim kılıklı mı, bir adam eline bir silah tutuşturuyor, silahı “düşman”ın üzerine çevirip nasıl sıkacağını, nasıl öldüreceğini öğretiyor ona. Küçük kız ikircimli, korkuyor, ama bir o kadar da gururlu. Bunca büyüğün önünde düşmanı öldürme görevinin gururunu taşıyor.
Sonra düşman geliyor; asker üniformalı kişilerce –gerçek asker kişiler mi, yoksa öyle mi giyinmişler bilmiyorum- sürüklenerek getiriliyor. Doksan yıl önceki düşmanın Ruslar ve Ermeni çeteciler olduğu öğretilmiş çocuklara. Ve çocuklar: küçücük kızlar, küçücük oğlanlar ellerine tutuşturulmuş silahları düşmana, yani kendileri gibi çocuklara, insanlara doğrultuyorlar. Yaptıklarının korkunç anlamına varmadan, büyükleri istiyor diye; komutanlar, başkanlar, müdürler, öğretmenler istiyor diye düşmanı –insanı- öldürüyorlar. Analar, babalar, komşu teyzeler, amcalar, öteki çocuklar alkışlıyor.
Tercan kurtuluyor. Öfke, sevinç, gurur, zafer!.. Ve ben, kendilerini büyük sayan, kendilerini vatanperver sayan, kendilerini insan sayan başıbüyüklerin masumiyetlerini öldürdüğü Tercanlı çocukların yerde yatan minicik cansız ruhlarına takılıp kalıyorum.
* * *
Öldürülen her çocukta Tanrı bir kez daha ölür. Gazze’de, Irak’ta, Güneydoğu’da, Hiroşima’da, Darfur’da, Halepçe’de, daha binlerce yerde bugün ya da dün öldürülen her çocuk, benim için vicdanın, inananlar içinse Tanrılarının inkârıdır.
Yazının devamını okumak için tıklayın.