Şu son günlerde, bir pislik çukurunda debelenip durduğumuz duygusuna kendimi öyle kaptırmıştım ki, haftada bir yazı yazmak bile zor gelmeye başlamıştı. Utanmasam, “kusura bakmayın, daha üçüncü yazıda pes ettim, çünkü bezginim, umutsuzum, çünkü artık sözün gücüne bile inanmaz oldum, çünkü doğrularımızla yanlışlarımızla, ömrümüzü daha aydınlık, daha özgür, adil, ve barışçı bir ülkeye –ve dünyaya- adamış bizler, bugün varılan yeri artık kaldıramıyoruz, en azından ben kaldıramıyorum, söyleyecek sözüm kalmadı,” diyecektim. Ve biliyorum ki, sadece okurlara ayıp etmekle kalmayacak, umutsuzluk yayarak daha özgür, adil ve barışçı bir gelecek kurabilme umudunu taşıyan herkese karşı suç işleyecektim. Beni ayıptan ve suçtan Ergenekon davası sürecinin kurtardığını söylersem, şaşırmayın.
Meclis İnsan Hakları Komisyonu’ndan bir heyetin Silivri’de hapishane koşullarını yerinde denetlemeye gittiğini, tutuklu sanıkların sağlık durumlarını, beslenme kalitesini, koğuşların ve suların yeterince sıcak, barınma olanaklarının gereğince iyi olup olmadığını inceleyeceklerini gazetelerde okuyunca anılara daldım. Şu veya bu sanığın, avukatın verdiği bir dilekçeyle hemen hastaneye kaldırıldığını duydukça, şu veya bu sanığın sorgularda susma hakkını kullandığını, çok sayıda sanığın dava süresinin uzadığı veya haksız tutuklandığı gerekçesiyle AİHM’e başvurduğunu okudukça; yasal olmayan telefon dinlemelerine, ya da dava sürecindeki sanık hakları ihlallerine karşı en yetkili hukukçulardan, en etkili çevrelerden, muhalefet liderlerinden, medyadan yükselen protestoları izledikçe; geçmişte, sadece askerî darbe dönemlerinde de değil, demokrasiye dönüldüğü sanılan ara dönemlerde de yaşadıklarımız gelip yüreğimin ortasına oturdu.
Yazının devamını okumak için tıklayın.